Kaçış

Dünya tepetaklak uzaklaşıyordu benden. Saniyenin bir yarısında aşağıya, diğer yarısında yukarıya hareket ediyordum.

Bir düdük sesi duydum. Hakem düdüklerinden. Koskocaman çoban köpeği durdu. Ağzından salyalarını akıta akıta havlamaya devam etti bir süre daha.

Birkaç saniye sonra annem de durdu. Beni yere koydu. Artık tepetaklak görmüyordum olan biteni. Her şey olduğu gibi görünmeye başlamıştı tekrar. Çok iyi anımsıyorum. Üzülmüştüm bu kovalamaca bittiğinde. Heyecanlıydı. Efor sarf etmeme gerek kalmadan köpekten kaçırılmıştım.

Bir portakal bahçesinin içinden geçerken annem ve komşumuz teyze yiyelim diye portakal koparmıştı bahçelerden. Bu asla hırsızlık değildir. Sakın ha öyle bir şey gelmesin aklınıza. Antalya’da her yer portakaldır. Birinin bahçesinden bir tane portakal alırsanız ve sahibi sizi görürse, biraz daha almanız konusunda ısrar eder… Köpek anlamıyor tabi bu durumdan. Koruma güdüsünü yerine getiriyor. Başladı bizi kovalamaya. Dursel teyze ve kızları -üç kızı vardı- annem, ben ve ablam. Koşamayacak büyüklükte -küçüklük demeli beki de- olan sadece ben olduğum için beni kucaklamıştı annem. Nasıl korktuysa kadıncağız gelişine tutmuş beni. Kafam aşağıda, ayaklarım yukarıda. 45 derece eğimli bir şekilde hiç yoksa 150 metre koştu kucağında benimle.

Bazen “o an” geliyor hatırıma. Tehlikeden hızla kaçmak hatta mümkünse kaçırılmak istiyorum. Aksi halde sürgün gibi oluyor kaçış. İnsan kaçarken güvende olduğu konusunda şüphe barındırmamalı kafasında…