TUĞRUL AKSOY’UN ANIMSATTIKLARI

TUĞRUL AKSOY’UN ANIMSATTIKLARI

Tuğrul Bey’in ismini de ilk defa, 1976’da Çanakkale’ye askerlik için geldiğim günlerde duymuştum. Hafta sonları, Gedikli Gazinosu’nda (şimdilerin Donanma Çay Bahçesi) oturup gazete-kitap okurken, tanıştığım bir-iki Çanakkaleli’den, şehrin sosyokültürel yaşamı konusunda güncel bir şeyler öğrenmeye çalışırdım. Reşat Tabak, İzzet Dilmaç, İzzet Çetin gibi, Çanakkale’ye mal olmuş seçkin kişilerle birlikte, Tuğrul AKSOY’un adını da o zaman duymuştum. Kendisi zengin, sevilip sayılan işadamlarındandı.

Daha sonraki yıllar içinde de, Tuğrul Bey’in adını bir şekilde duyuyordum. Hatta bir keresinde, (Sanıyorum 1987 yılında) onu yerel bir TV kanalında izlemiştim. ÇASİAD ile ilgili konuların ele alındığı bir programdı. Ancak benim Tuğrul Bey’i asıl ve daha yakından tanıyışım, 1993 yılında oldu. 1992 yılı Kasım ayı başında, yeni kurulan Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’ne kurucu rektör olarak atanmıştım. Sadece tarihini değil, kültür ve sosyal yaşamını da oldukça iyi bildiğim, sevip bağlandığım bu güzel şehre, şanlı tarihine yakışır çağdaş, yöremize ve ülkemize ışık saçacak güzel bir üniversite kurmak için, ben ve bana katılan birkaç değerli meslektaşımla birlikte candan çalışıyor, tam deyimiyle çırpınıyorduk. Hepimiz alanlarımızda kendimizi kanıtlamış seçkin bilim insanlarıydık, idealisttik, heyecan ve coşkulu bir şekilde koşturuyorduk…

Ne var ki bir süre sonra yaptığımız işin çok farklı, hiç düşünmediğimiz olumsuz ve acı boyutlarını da görecek, asıl görevimizin yanı sıra bir de bunlarla uğraşmaya başlayacaktık… Bu konuları ayrıca ve ayrıntılarıyla ele alıp yayınlayacağım için, burada kısaca şunu belirtebilirim:

                Ben ve arkadaşlarım, Ulu Önder Atatürk’ün “Biz Anafartalar’da bir dar-ül fünun

(Üniversite) gömdük. dediği bu kutsal vatan köşesinde, çağdaş bir üniversite kurmak istiyor, bunun için büyük özverilerle çalışıyorduk. Ancak bazı siyasilerimiz, buna karşı çıkıyor ve temelde onların siyasal geleceklerine hizmet edecek bir üniversite kurmamız için bizleri sıkıştırıyor ve çeşitli baskılar yapıyorlardı. Onlara bu çabalarında aracılık eden bazı yerel medya (basın, radyo ve tv) kuruluşları da vardı. Daha ne olduğunu anlamadan, her yönden saldırıya uğruyor, yıpratılmaya çalışılıp, hiç istemediğimiz yönlere çekilmek isteniyorduk!

Elbette Çanakkale’de, verdiğimiz bu uğraşımızda bizi anlayan ve destek veren kişi ve kuruluşlar da vardı. İşte o bunalımlı günlerden birinde, evimde yerel televizyonu izlerken, Sn. Tuğrul Aksoy’u gördüm. ÇASİAD başkanıydı. “Siyasilerin üniversiteyle uğraşmalarının sakıncalı olduğunu”  açık ve güçlü kelimelerle dile getiriyordu!

Daha sonraki günlerde ve gene Tuğrul Bey’in önerisiyle, aynı televizyon kanalında bir açık oturuma katıldık. Tuğrul Bey oturum başkanıydı. Kurucu Rektör olarak (hedefteki adam) ben ve o dönemin, Sn. Çanakkale Milletvekilleri de konuşmacıydık. Program boyunca, elimden geldiği ve dilimin döndüğünce, nasıl bir üniversite kurmak istediğimizi anlatıp savunmaya çalıştım. Onlar da kendi görüşlerini ve üniversiteden beklentilerini dile getirerek: “Sayın Rektörümüz Çanakkale’ye işte böyle bir üniversite kurmak için uğraşmalıdır. Biz de kendisine yardımcı oluruz” dediler.

Ancak aramızda temel bir fark vardı: Bizler bilimsel ve akademik düşünürken onlar, bir sonraki yıl yapılacak genel seçimleri esas alarak, tümüyle siyasi düşünüyorlardı. Program sona ererken Tuğrul Bey, o sakin sesiyle, tane tane şunları söyledi:

“Evet sayın seyircilerimiz. Tarafları uzun uzun dinledik. Çok açık bir şekilde anlaşılıyor ki, Sayın Rektör ve arkadaşları, gerçekten de Çanakkale’mize seçkin bir üniversite kurmak için çaba harcıyorlar. Rektörümüz ne yapacağını da planlamış, programlamış. işini iyi biliyor. Bırakalım, üniversiteyi kursunlar. Gerekli eleştirilerimizi elbette yaparız. Şimdi, Sayın Milletvekillerimizden rica ediyoruz, Üniversitemize karışmasınlar. Sadece istendiğinde yardımcı olsunlar.”

                Nasıl mutlu olduğumu tahmin edebilirsiniz! Onca boğuşma ve sıkıntı arasında güçlü bir ses bize destek oluyordu! Ne var ki sonraki gelişmeler ne yazık ki, istediğimiz yönde olmadı. Bilindiği gibi Kurucu Rektörler, Cumhurbaşkanı tarafından atanmaktadır. Turgut ÖZAL döneminde atanmıştım. Ondan sonraki Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel zamanında ise, bu görevden alındım. Dönemin Sayın Çanakkale Milletvekillerinin yoğun çabalarıyla, tam üç kere görevden alındım! Ancak Danıştay’ın (o dönemdeki) oybirliğiyle aldığı kararlarla da tam üç kere, görevime iade olundum. Artık işin tadı iyice kaçmıştı Sonunda; “Tamam buyrun alın üniversitenizi, istediğiniz gibi bir üniversite kurun.” diyerek, 1995 yılında ODTÜ, Uluslararası İlişkiler Bölümü’ndeki görevime, Ankara’ya döndüm.Hemen belirtmeliyim ki yukarıda açıkladığım o çalkantılı süreçte, Çanakkale Barosu başta olmak üzere birçok kurum ve kişi, sürekli olarak bize destek olup güç verdiler. Zaten bu güzel ve anlamlı destekler olmasaydı, ben de bu kadar direnmez, uğraşmazdım… Örneğin Tuğrul Bey, bir keresinde beni telefonla aradı. “Çanakkale’den bir kaç otobüs dolusu duyarlı insanla, hep birlikte Ankara’ya Çankaya köşküne gidip durumu Sayın Demirel’e bizzat anlatalım.” diyordu. Bunun için de yoğun çaba harcadığını biliyordum. Ancak yeterli sayıda grup oluşturamadılar.Tıpkı Nasreddin Hoca ve Timur’un filleri fıkrasındaki gibi, sadece üç-dört kişi ciddi olarak katılım gösterdi!… Tuğrul Bey, ”üniversiteye siyaset ve siyasilerin karışmaması; Üniversitenin özgür ve bilimsel kalması” konusundaki mücadelesini benden sonraki dönemde de sürdürmüştür. Onun bu örnek çabalarını her zaman saygı ve takdirle karşıladım.

Yıllar sonra 2001’de tekrar ÇOMÜ’ye döndüm! ODTÜ’deki kadromu Eğitim Fakültesi Japon Dili Eğitimi AnaBilim Dalı’na aldırttım. Artık çok sevdiğim Kilitbahir’de oturuyor, her gün feribot ile Çanakkale’ye gidip, akşamları da köye dönüyordum. 2013 yılında emekli olana kadar da, bu görevi büyük bir zevkle sürdürdüm. Bu arada Tuğrul Bey ve Sayın ailesiyle de, birkaç kez görüşme fırsatımız oldu. Güzelyalı’daki yazlık evlerinin bahçesinde, eşi Sayın Hikmet Hanım’ın sunduğu, Türk kahvelerinin enfes tadını unutmuş değilim… Daha sonra, Tuğrul Bey’in önerisi ile bana, Çanakkale Lions Klübü‘nün onursal üyeliği de lütfedildi. Çok seçkin, aydın ve hayırsever kişilerin oluşturduğu, böylesine önemli bir toplumun üyesi olmaktan her zaman onur duydum. Gerçi düzenledikleri toplantılara, çalışmalarımın yoğunluğu nedeniyle katılamıyordum. Ama Lions’un, aktif üyesi Sayın Öznur Doğangün, ne zaman rica ettiyse, bir konferans için seve seve Lions’un toplantılarına katıldım! çabalarına katkıda bulunmaya çalıştım.

Son olarak Tuğrul Bey’le 2016 yılı yaz aylarında, ortak bir tanıdığımızın ofisinde tesadüfen karşılaştık. Anılarını derlediği bir kitap yazmakta olduğunu duymuştum, onu sordum.

“Evet, yazıyorum. Hatta yazdım da. Ancak bir yere geldim tıkandım kaldım! Benim de bir Mete Hocam olsaydı…” diyerek, esprili bir şekilde, yardım edip edemeyeceğimi sordular. Severek kabul ettim. Çünkü 2013 yılında emekli olduktan sonra, bir yandan yazıp çizme ve konferanslar vermeye devam ederken, bir yandan da, kitap yazmak ( ille de Çanakkale’yi yazmak isteyen tanıdıklarıma) el veriyor, onlara seve seve yardımcı olmaya çalışıyordum. Örneğin Sayın Nihal Yıldız (Tabak) ve İdil Dişçi’ye, bu tür güzel çabalarında yardımcı olmaya çalışmıştım…

Ertesi gün Tuğrul Bey’le yazıhanesinde buluştuk. Önce Üniversitede ve ülkemizin içinde bulunduğu durumu konuştuk, endişelerimizi dile getirdik. Daha sonra bahsettiği kitabının 300 sayfalık bir çıktısını verdi. Metni o gece okumaya başladım. Okurken de,Tuğrul Bey’in ne denli güçlü bir hafızaya sahip olduğunu gördüm. İnanılmaz bir anımsama gücüne sahipti. Onca yıllık ömründe tanık olduğu hemen hemen tüm önemli olay ve kişileri, sokakları, evleri, en ufak ayrıntısına kadar anlatıyordu. Kısacası Sn. Tuğrul Bey tam anlamıyla “Canlı Bir Çanakkale Tarihi” idi. Onun yazdıklarını okudukça ben de, çok sevdiğim Çanakkale’yi, yakın geçmişiyle ve daha yakından öğrenmek fırsatı da bulmuştum. Bu bakımdan kendimi çok şanslı sayıyorum. Bildiğim kadarıyla kitap son aşamasına gelmişti, basılmak üzereydi. Çanakkale’nin son 80-90 yıllık sosyo-kültürel tarihine ışık tutacak, birinci elden çıkma bir eser olarak bu alandaki eksikliğin tamamlanmasına değerli katkılar yapacağına inanıyorum.

Sonra, 6 Mayıs 2017 Cumartesi sabahı, bir dosttan gelen telefondan, Sayın Tuğrul Aksoy’un vefat haberini aldım! Çok üzüldüm. Gerçek bir aydın, vatansever, Atatürkçü bir dostumu yitirmiştim. Tuğrul Bey bugün de, ÇOMÜ’nün kuruluşu ve kurucu Rektörlüğüm denince ilk aklıma gelen isimlerdendir. Benim için, sağlam kişiliği ve sıkı dostluğuyla her zaman yanımda hissettiğim, kişilerden biri olmuştur…

Bundan sonra artık, Tuğrul Aksoy Bey’i tanıdığım için kendimi şanslı sayıyor, bununla avunuyorum. Anılarımdaki özel yerini her zaman koruyacaktır. Ruhu Şad olsun, ışıklar içinde yatsın.

 

Prof. Dr. A. Mete TUNCOKU

                                                                                     

                                                                                     



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.