Kendin Olmak

Sosyal Medya'da Paylaşın Facebook Twitter

KENDİN OLMAK

Öyle zamanlar olur, bazen kendimiz olmak isteriz. Öyle de olaylar vardır ki, bir türlü kayıtsız kalamayız. İnsanlar, bazen serçenin kanat çırpışından da, rüzgarda sallanan kurumuş meşe dalından da kendisine bir anlam çıkartır.

Sevmişsin, sevilmişsin. Üzülmüşsün, gülmüşsün, bazen aç bazen de tok günlerin olmuş… Gençliğini, çocukluğunu geçirdiğin şehrin sokaklarında tek başına dolaşmak istersin. Çıkarsın sokağa ve başlarsın yürümeye. Aradan çok uzun zamanlar geçmiştir. Birlikte yürüdüğün arkadaşların yoktur yanında. Selamlaştığın, hal hatır sorduğun küçük esnafta, kapatmıştır dükkanının kepengini. Yoktur artık. Geçen günü çok az sayıda kişinin katılımı ile kaldırılmıştır cenazesi. Bir an düşünürsün, sana söylediği bir sözü hatırlamak istersin. İşte o an duyguların karma karışık, geçmiş fulu bir şekilde geçer gözünün önünden. Birden daha yakınlarını anımsarsın. Cenazesine katıldığın, sevdiklerin geçer, bir bir gözünün önünden. Film şeridi, şimdi geri sarılmaya başlamıştır. Birden çocukluğuna dönersin. Kaybettiklerini düşünürsün.

Sonra sevdiklerin düşer aklına. Üzülürsün, hayıflanırsın. Birlikte geçirdiğin bir iki anı alır seni götürür çok uzaklara. Bakarsın anlamsız ve amaçsız çevrene. Birden arkandan gelen aracın çaldığı anlamsız korna ile irkilirsin. Tüm kaybettiklerinin hıncını ondan çıkarmak istersin. Sonra yanından çekip gidince, bu duygu ve düşüncenin de boş olduğunu bilirsin. Tıpkı yıllarca yaşadıkların gibi. Kimse kalmamıştır çevrende.

Ağır ağır ilerlerken loş ışıklı sokakta, Reşat Nuri’nin Çalıkuşu, Ömer Seyfettin’in Kaşağı, yada Diyet romanları aklına düşer. Bir iki adım sonra Kemalettin Tuğcu’nun Garip, romanını hatırlarsın. Niyedir bilmem. Kemalettin Tuğcu, bak şimdi. Ayakları özürlü olduğu için hiç okula gitmemiştir. Bir ara Galatasaray Lisesi deneyimi olmuş ama sonradan ailesinin ekonomik durumu nedeniyle burası da yarıda kalmıştır. Türk edebiyatının en fazla üreten yazarlarındandır. 12-13’lü yaşlarda başlamıştır yazmaya.

Tam da bu sırada Kemalettin Tuğcu için “Romancıların arabeskçisi” nitelendirmesi gelir aklıma. Halbuki o kitaplarını okuduğumuz zamanlar çok da ilgimizi çekmişti. Çocuklar, insanlar haksızlığa uğramış ama hiç canice öldürülmemiştir. Romanları mutlaka mutlulukla biterdi. Belki de yaşamımızın da böyle olmasını istediğimiz için sevmiştik. Hay Allah, bu da nerden çıktı dersin bir anda. Tıpkı geçmişinden hatırladığın, bir iki parçalanmış birbirinden ayrılmış birleştirmeyi bekleyen fotoğraf karesi gibi.

Geçtiğin sokaklardaki evlerin ışıklarına bakarsın. Hava soğuk olduğu için, içeriden ışık gelen pencerelerinin buharlandığını keşfedersin birden. İçin biraz ısınır, biraz da hüzünlenirsin. O sıcaklığı hissetmeyenlerin olduğunu bildiğin için. Sonra yol alırsın. Nereye gittiğini bilmediğin, ayaklarının seni gittiği yere götürdüğü için birden durur ve geri dönmen gerektiğini düşünürsün. Sonra yürümekten vazgeçer bir arabaya binip dönmeyi düşlersin.

1-2-3 ve 4.Kitabını hazırlayan lise arkadaşım Gülestan’ın söylediği sözler aklıma düştü. Kendi iç dünyasında ölümün kıyısından davulla- zurnayla yeniden yaşama bağlanmayı öğretti bize. Son yazımdan sonra telefon açıp demişti ki “Güngör, Tarihe tanıklık etme dönemini biliyorum. Biraz da kendin ol. Hissettiklerinle gerçekler arasındaki ince çizgiyi anlat bize” demişti. Biliyorum Gülistan, yaşamla ölüm arasındaki ince çizgiden, koskocaman bir yaşam ve dört ciltlik kitaplarını çıkardı.

Gerçekten de böyle; Deniz rengini üstünde bulunduğu gökyüzünden alırmış. Biz de yaşamdan ders alıp, yaşadığımız döneme tarihi tanıklık yapıyoruz.


güngör yıldız kendin-olmak köşe yazısı Bu haber 19/01/2017, Perşembe günü yayınlandı, 156 defa görüntülendi
*