“Haydar’ın adamı mısın sen?”

Yabancı, evime gelişinden iki saat kadar sonra gözlerini açtı. Olağanca şaşkınlığıyla bir süre etrafı süzdükten sonra ise beni gördü. Ama bakışlarında minnettarlık-tan çok sorgulayan kuşkucu bir ifade vardı. İçinde yaşadığı gerilimi azaltmak için gülümseyerek yanına yaklaştım. Ona kurduğum ilk cümle; ne adı sanı, ne de kim olduğu ve kimden kaçtığıyla ilgiliydi.

“Tarhana çorbası sever misin?” dedim, yüzüme yedi ceddini kazıktan geçirip üzerlerine kızgın yağ dökmüşüm gibi nefretle bakan adama.

Yataktan doğrulmaya çalışıp acıyla tekrar geri yığılırken cevapladı sorumu: “Haydar’ın adamı mısın sen?”

Başıma böylesi bir belayı şu soruyu duymak için almış olamazdım. “Hayır, Nurullah’ın adamıyım. Kendisinin tarhana çorbası içmeyenlere karşı ayrı bir kini vardır. Şimdi seni zehirli okla öldüreceğim.”

Kan kaybı şuur kaybına da yol açmış gibi duruyor. “Nurullah kim, sen kimsin, ben neden buradayım?”

Bir doktorun ameliyat sonrası bilinci yerine gelen hastasına yaptığına benzer bir açıklama yapmam gerekiyordu ama içinde ‘Haydar’ geçen bir cümleyle aynı soru çatısı altında buluşmamın şokunu henüz atlatabilmiş değildim.

“Nurullah benim dedem. Tarhana çorbasının zihni dinç tuttuğunu söyler. O sebeple sürekli içer, içirir. İçenlerin içmeyenlere içirmesini de öğütler ki, şu an tam da bunu yapmaya çalışıyorum. Ben kimim? Adım Deniz. Tek suçum, yanıp sönen apartman sensörünü gereğinden fazla ciddiye almak. Sen neden buradasın? Aynı soruyu çorbanı içtikten sonra ben sana soracağım. Gecenin bir vakti üstü başı kan içinde apartmanımıza girip tam da benim kapımın önünde bayılmanın sebebini gerçekten çok merak ediyorum.”

Devam edecek…