Kapımdaki Yabancı IV

“Nesnenin kokusu ve rengi fiziki varlığından önce gelir. Çünkü insan zihni bir nesneyle karşılaştığında onu ilk olarak görme ve koklama duyularıyla tanımaya çalışır, tat alma ve dokunma evreleri ise bunlardan sonraki aşamalardır. Bu sebeple hatırlamakla ilgili içgüdüleri öncelikli olarak nesnenin görünen hali te-tikler” demişti psikoloğum Lali. Terapi seanslarından hatırımda kalan enstantaneleri şöyle bir yokladım. Çünkü kapımdaki yaralı yabancıya dair düzeneğim Lali’nin bu sözleri doğrultusunda işleyecekti.

Öncelikle ‘nesnenin kokusu ve rengi’ olayını çözmeliydim. Kanın o ürpertici kırmızısını görmemem ve kes-kin kokusunu hissetmemem gerekiyordu. Tabii bir de bayılmamam. Tansiyonum hala çok düşüktü. Evdeki tüm lambaları kapatıp, abajurlarımı yaktım. Bu sayede ortam loşlaşmış, kanın rengine olan hassasiyetim kırılmıştı. Ardından en sevdiğim parfümümü evimin her yerine sıktım. Özellikle de hole. Kan kokusu itinayla bastırılmıştı. Sırada adamı yatak odama taşıma işi vardı ki, sanırım en zorlu aşama buydu. Tahmini 1,90’a yakın, irice bir adamdı. Kendisini bin bir güçlük-le yatağıma taşıdıktan sonra bayılmamak için yüzüme defalarca su çarpmam gerekti. Adam, bir vampirin iştahını kabartacak kadar kan kokuyordu.

Bayılmamıştım ama burnuma sinen kan kokusu istifra etmem için yeterli bir sebepti. On dakika arayla ettiğim iki ayrı istifradan sonra balkona çıkıp bir müddet soluklandım. Nefesimi rahatlatmak için spreyimi sıkıp sakinleştirici bir ilaç aldım. Kendime gelmem çok sürmedi. Yatak odama geri döndüğümde bir elimde parfüm, diğer elimde tentürdiyot ve sargı bezleri, hemen yanımda da tekrardan kusma ihtimalime karşın derince bir kova vardı.

Yatağımın ucuna bir başkasının mahremiyetine dokunur gibi iliştim. Hayıflanmamı kısa kesip başladığım işi bitirmem gerekiyordu. Ama öncesinde zihnime adamın simasına dair birkaç görüntü eklemeye karar verdim ve gece lambasının cılız ışığı eşliğinde yaralı adamın yüzünü dikkatle incelemeye başladım. Kemikli bir yüzü var. Siyah saçları oldukça gür ve dağınık. Göz rengini net seçememiş olsam da kahverengiye dönük olduğunu söylemem mümkün. Burnu, bir erkeğe oranla oldukça biçimli. Hafif kirli sakalları ise aksesuar gibi duruyor; olmasa da olur.

Yüz taramasını tamamladıktan sonra sıra pansumana geldi. Adamın gömleğini omzunu incitmeden çıkarmaya çabaladım. Rastgele birine benzemiyordu. Sırtının birkaç noktasında kurşun yarasına benzeyen bazı geçmiş izler duruyordu. Üzerinde çalışılmış, eğitimli bir fiziği vardı. Omuzları, karnı, kolları alelade değildi. Hepsi orantılı bir uyum içinde tek bir amaca hizmet etmek için güç birliği yapmış gibi. Her kası güçlü, tüm uzuvları diri. Sıradan bir soyguncu, kiralık katil ya da basit bir kanun kaçağı gibi değil. Çok daha fazlası. Daha üst sınıf, daha soylu, daha gizemli. Belki suçlu ya da kaçak değil de, suyun karşı yakasından biri. İstihbarat? Yok, yok. Hiç devlet kokmuyor. Daha çok yaralı, yırtıcı bir hayvan gibi duruyor. Sağ omuzunda derince bir kesik var ve yine sağ ayak bileğinin oralar-da bıçak yarasına benzer bir açıklık. Nabzı zayıf atıyor ve nefes alışverişi de yavaş. Yanımda beyaz önlüğüyle bekleyen bir hemşire lazım şu an bana. –Neşter, demek geliyor