KAPIMDAKİ YABANCI

Perdeyi kapadım. Gece gece yaşadığım gereksiz atraksiyonu boş verip mutfağa çay almaya gittim. Kulağımı merdivenden gelecek velet seslerinden de uzaklaştırmıştım. Ama elimde fincanım holden salona ge-çerken az önce sırtımı döndüğüm merakıma ansızın tekrar yenik düştüm. Ve dış kapımın gözetleme deliğinden apartman aralığını gözlemlemeye koyuldum. Sensör yanıyordu ama ortada kimseler yoktu. Işığın arıza yapmış olması ihtimali üzerinde durdum. Üç-beş saniye sonra da sensör kendiliğinden söndü. Her şey normaldi. İster istemez hayıflandım. Gece gece lüzumsuz korkularla film zevkimi mahvettiğimi düşünerek geri çekiliyordum ki, sensör yeniden yandı ve ortada yine hiç kimse görünmüyordu. İşkillenmeye başlamıştım. Sensör dediğin insanı algıladığında yanan bir ışık sistemiydi, etrafta kimseler yokken bu sensör kimi algılayıp ha bire yanıp sönüyordu?

Elimdeki çay fincanını portmantonun üzerine bırakıp kapımın gözetleme deliğine giderek artan bir merakla yanaştım. Ve sensörün aynı şekilde yanıp sönüşünü tam yedi kez daha seyrettim. Son üç, diye geçirdim içimden. Üç kere daha yanıp sönerse kapıyı açıp bakacaktım. Önce polis sirenleri, sonra kovalamaca, sokağımda koşturan silahlı adamlar, hızla çarpılan apartman kapısı ve ortada kimse olmamasına rağmen kendi kendine yanıp sönen apartman ışığı… Hayatta mesleki refleksimi ayrı tutarsak çok az şeyi merak eden ben, çok az durumdan heyecan duyan ben, o an; ışığın onuncu kez yanıp sönmesini beklerken, merak-tan mı yoksa korkudan mı kaynaklandığının ayrımını yapamadığım tuhaf bir heyecanın içindeydim. Işık, onuncu kez yandığında ise beklediğim an gelmişti. Derin bir nefes aldım ve kapımın kilidini yavaşça açtık-tan sonra kulpu aşağı indirip kapıyı hafifçe araladım.

 

Devamı yarın…