İtaat ve ihanet

Çok çok uzun yıllar önce, zamanın derinliklerindeki kayıp bir ülkede, gözlerini dünyaya aralamaya çalışan, yeni yetme insanlar yaşarmış. Çoğu iyi niyetli ve kendi halindeymiş… Hayvanlarını otlatır, tarlalarını sürer ve belini yeni yeni doğrultmaya çalışan o kayıp ülkeyi, var güçleriyle omuzlarlarmış. Ama bu küçük insanların büyük de bir kusurları varmış…

“İtaatkarlık!” Kendi canlarını, topraklarını yedi düvele karşı savunmayı başaran bu insanlar, ibre ağalarına, paşalarına dönünce, başlarını utançla önlerine eğmişler. Ellerine çapayı aldıklarında, belleri de eğilmiş. Sonra zamanları dizleri, dilleri, fikirleri… Kırsalda ağalarına, kentte paşalarına eğilmişler. Dağda eşkıyalarına ovada haşmetmeablarına eğilmişler… Başları yerden hiç kalkmayınca gözleri de sadece toprağa bakmış, toprağı bilmiş, toprağı sevmiş…

Bu yüzden ki hiç yadırgamamışlar; topraklarının üstünde yavaş yavaş boşalan ceplerini ve topraklarının altında günden güne çoğalan kefenlerini… Zira bu itaatkar kabulleniş, o coğrafyanın trajik kaderini, dünyanın en eski masalına dönüştürmüş…

“Kutsiyet!” Sızlanan, sivrilen kitleleri sindirmek, dizginleri eline mi almak istiyorsun? O halde kutsallaştır, gitsin! Mesela toprak? Toprak, tarlasında nifak tohumu da olsa, kutsaldır. Toprak sahibi? Kutsalının koruyucusuna nasıl başkaldırırsın? Toprak sahibi kutsaldır. Sonra onun bir ağası vardır. Ağa, kutsal toprak sahiplerinin başıdır, kutsaldır. Ağa’nın bir köyü vardır, köyün bir ilçesi, ilçenin bağlı olduğu ili… İlde çokça paşa vardır. Ağa, paşaya boyun eğer. Paşa kutsaldır. Paşanın çizmesi en çok hükümet binalarını aşındırır. Hükümet kutsaldır. Hükümetleri devlet adamları yönetir. Devlet kutsaldır. Kutsal devletin egemenlik alanına vatan denir. Ki vatan… Vatan, kutsaldır… Ve bu kutsiyet zincirinin herhangi bir halkasına başkaldırmanın ‘mutlak’ sonu bellidir; bir ağaya başkaldırmak, en nihayetinde vatana başkaldırmaya dönüşür!

Bu yüzden ki sustular! O küçük insanlar, büyük ihanetleri perdedeki delikten seyretti. Vergi dairelerinde memura ilikledikleri düğmeyi, oy sandıklarının önünde jandarmaya gösterdiler. Kravata, apolete eğilen başları, kıldan ince boyunlarını, gövdeleri üzerinde tutmaya yetti. Bu yüzden ki hiçbiri çıkıp da, işaret parmağını ‘onların’ üzerinde gezdirmedi…

Her şey, tam da o zamanlarda başladı. Neredeyse bir asır önce… Başlar yerde, gözler topraktayken, koşulsuz itaatten, ihanet meyveleri yeşerdi. Devlet kademelerinde kadrolaşmaları zor olmadı. Kısa zamanda ülkenin her kurumunu kanserli hücre gibi sardılar. Bürokrasi ellerindeydi. Yargı, yasama, yürütme, askeriye… Çoğalmaya ve yükselmeye devam ettiler. Ta ki… En tepeye çıkana kadar! Düzeni bozup yıkıma başlayana kadar…

Ne zaman duracaklar?