Türkiye’ye Hoş Geldiniz – III. Antalya İsimli Bir Fırın

Sosyal Medya'da Paylaşın Facebook Twitter

III. Antalya İsimli Bir Fırın
45 derece sıcakta insanların kolları yerinden çıkar, gözleri de sahanda yumurtaya döner bence. Merkür’e yakışacak bu sıcaklığın ilan edildiği neon ışıklı tabelaya bakarken, bunun olmaması karşısında hayretler içindeydim. Çocuklu kalabalık ailelerle tıklım tıklım dolu havuzun başında duruyordum o sırada. Satın aldığımız paket tur, bizi sardalya gibi uçağa tıkıştırıp buraya getirmişti.
İngiltere’den ayrıldığımızda hava kapalı ve on sekiz derece civarındaydı. Herhangi bir İngilizin katlanabileceği en yüksek sıcaklık. Antalya’ya varıp uçaktan inince fırının içine girdiğimi zannettim, ısıyı kısacak bir düğme arandım ama öyle bir şey yoktu.
“Nefes alamıyorum. Yanlışlıkla güneşe mi getirdi bizi bunlar?”
“Sıcak olur demiştim sana, tatile temmuz ayında gidelim diye tutturan sensin,” diye cevap verdi eşim.
Oksijeni olmayan bu gezegene alışmam epey vakit aldı. Sıcak yüzünden baygınlıklar geçirip her bulduğum fırsatta neredeyse çırılçıplak soyunuyordum. Hani biraz serinleyeceğimi bilsem, derimi kemiklerimden sıyırıp atardım.
Antalya’ya ilk gidişim (evet, kendimi iki kere ateşe attım) gecikmiş balayımız içindi. Oteldeki tek İngilizdim, misafirlerin çoğu İngiltere hakkında pek de bilgisi olmayan Ruslardan oluşuyordu. Denizde dubalarla çevrilmiş alanda yüzdüğümüz sırada azıcık İngilizce bildiği anlaşılan tek Rus misafir bizimle yarenlik etmek istedi ve nereli olduğumu sordu.
“Liverpool,” dedim.
Sevinçle ellerini çırptı. “Ah, Liverpool demek. Berlin’in neresi oluyor?”
Sudan çıkmış balığa dönmüştüm. Yine Rusların oynadığı bir futbol maçına katılıp iki gol atınca, kaderim mühürlenmiş oldu: Oteldeki Ruslar tarafından dışlanma ve hor görülme.
Görünüşte yiyecek gibi dursa da tadı lastiğe benzeyen çeşitli maddelerin her gün servis edildiği ve sıcak ekmeğe ulaşma yolunda önlerine çıkan herkesi tank gibi ezip geçen Rus ailelerle dolu yemek salonunun sıcağın etkisiyle birleşerek getirdiği mide bulantısı nöbetleri arasında, karımın daha önce hiç bilmediğim karanlık bir sırrını keşfettim: Abur cubur.
Tatilimizin ikinci günüydü sanırım, otelin lobisindeydik. Karımın burnu, uyuşturucu kokusu almış bir polis köpeğininki gibi titreşmeye başladı. “Bir şeyler oluyor, kokusunu alıyorum.”
“Ne? Yangın mı çıktı?” diye sordum endişeyle.
“Hayır. Bir dakika, yeni başlamış.”
Büyülenmiş gibi polis köpeğinin peşine takıldım, kaynağa ulaştık.
“Pişti mi?” diye sordu karım.
“Hayır, beş dakika hanımefendi.”
Karım, gözlerini beyaz, kabarık hamurişlerine dikerek bekledi. Odaya Brad Pitt girmişti sanki, öyle bakıyordu. Sabrının sonunda kraliyet mücevherlerine kavuştu, ıspanaklı ve beyaz peynirli küçük börekler. “Tatil köylerinde ikram edilen kahvaltı sonrası atıştırmalıklar,” diye açıkladı gururla. Dini bir ayine tanıklık ediyordum sanki.
“Ve bunları yemek için her gün bu saatte buraya gelmemiz mi…”
“Evet.”
Günler birbirini takip ederken, böreklerin kokusu lambadan çıkan cin gibi havada süzüldüğünde ne yapıyor olursak olalım hayat duruyor, sonra yeniden başlıyordu. Çok geçmeden ben de peynirli ve ıspanaklı böreklerin müridi olmuştum.
Zamanımızın geri kalanını hamam suyu sıcaklığındaki denizde geçiriyorduk. Balıklar âdeta elimizden yiyordu. Sonra yakıcı güneşin altında buz gibi biralar içiyor, İngiltere’de havanın güzel ve soğuk olup olmadığını kontrol ettikten sonra ellerimizde biralarla fotoğraflar paylaşıyorduk.
Bir de tekne turuna çıktık. Hoparlörlerden bangır bangır anlamsız bir disko müziği yayılıyordu, tur rehberi de korsan kılığındaydı ve omzunda bir papağan oturuyordu. Bunlara rağmen, teknemizin yanından geçen yunusları ve deniz kaplumbağalarını seyrederek çok güzel vakit geçirdik, bu harika hayvanların resimlerini İngiltere’deki arkadaşlarımızla paylaştık. Ne de olsa deniz yaşamıyla tek ilgileri evlerindeki akvaryumda yüzen Japon balıklarıydı.
Tatilimize Side’de devam etmeye karar verdik ve bu defa bir tatil köyünde değil, kliması uçak motoru gürültüsüyle çalışan, suları kâh akan kâh akmayan bir pansiyon odasında kaldık. Pansiyonumuz sanırım Side’nin tarihöncesi günlerini yaşatmaya çalışıyordu. Öte yandan, insan binlerce yıl önce pek çok kişinin yaptığı gibi antik tiyatronun merdivenlerinde oturduğunda kendini çok ayrıcalıklı hissediyor. “Romalılar Hıristiyanları burada katletmiş,” dedi rehberimiz. Ürperdim. Binlerce yıl öncede olsaydık, seyirci koltuklarında oturmak yerine aşağıdaki arenada olacaktım.
Artık Türkiye’nin sıcağına alıştım. Şimdi kış yavaş yavaş sökün eder, bacalardan tüten duman insanın ağzında acı bir tat bırakırken burada oturmak yerine yazın Antalya’da olmak için neler vermezdim. Turistleri eğlendirmeye gelmiş balıklarla yüzmek, güneşin tadını çıkarmak ve evet, sabah on bir olunca börek yemek için.

 


Bu haber 15/09/2022, Perşembe günü yayınlandı, 228 defa görüntülendi
*
Social Media Auto Publish Powered By : XYZScripts.com