Propaganda aracı olarak filmler-4

2 hafta önce Ezgi Tuncel Yazarlar
Sosyal Medya'da Paylaşın Facebook Twitter

Saraybosna’ya Hoş Geldiniz isimli film ise Av Partisi Filmine nazaran daha güçlü bir propaganda aracı. Hitler’in Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’ in de propaganda ilkeleri arasında yer verdiği gerçekçilik ve inandırıcılık özelliğini belgesel görüntülere yer vermesi sebebiyle tam anlamıyla karşılıyor. Daha önce de belirttiğim üzere inandırıcılık ilkesinin bir yalana inandırmak amacıyla kullanılması gerekmez. Yine bir hükümetin ya da uluslararası bir oluşumun meşruiyetini güçlendirmek amacıyla gerçekçiliğe başvurulabilir. Film çok açık bir biçimde vermese de bir ırkçılık eleştirisi içeriyor denebilir. Özellikle çocukların nakil edilmesi esnasında Sırp asıllı olması sebebiyle bebeğin kız çocuğundan Sırp militanlar tarafından ayırıldığı sahne, çocuklar üzerinden kurulması bakımından etnik kimliklerin öğretilmiş, edinilmiş yahut edindirilmiş kavramlar olması konusunda bir sorgu kapısı aralıyor.  Saraybosna’ da yaşanan asimetrik savaşın gerekçesi olarak pek çok kaynak Sırpların ve Hırvatların kolay silahlanmasına karşın Boşnakların silah bakımından dezavantajlı olduğunu belirtmekte. Yine savaşın sona ermesinde NATO’nun güçlü hava silahları ile müdahalesinin önemi vurgulanmakta. Bu filmde trajedi görüntülerine başvurarak daha da güçlü bir biçimde NATO’ nun imzasını taşıyan başarıya dikkat çekiyor. Farklı bir açıdan bakacak olursak film –hem de içerisinde çocuklara böylesine yer verirken- başka bir dünya tezahüründe bulunamaz mıydı? Silahsız, savaşsız ve göçsüz. Gerçek bir hikayeyi anlatan bir film olduğu için ciddi bir sistem eleştirisi beklemek güç fakat daha güvenli ve medeni bir yer olduğu için annesinden ayrılmak zorunda olan küçük bir kız için sevinmemiz orada kalan, hayatını kaybeden, sevdiklerini yitiren çocukların varlığını ve gerçekliğini yok etmemeli. Yani film silahsızlanma konusunda bir öneri sunabilirdi ancak sunmadığı gibi, savaşın vahşetini gözler önüne seren çarpıcı bir belgesel olmaktan öteye geçemiyor.

Her iki filminde ortak ve pozitif yönü ırksal temelli savaşların ve katliamların trajik sonuçlarına yer vermesi. Ancak 1990’ lı yıllarda gerçekleşen bu katliamın, Hitler’ in vahşetini yaşamış ve geride bırakmış bir dünyada farklı biçimde görülmesi de mümkün olamazdı. Yani filmler İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra üzerinde uzlaşılmış bir konuyu tekrarlamak yerine yeni bir öneri sunabilirdi. Hem bireysel anlamda, hem ulusal anlamda hem de global anlamda silahsızlanma önerisi de iyi bir öneri olabilirdi. Ancak içinde yaşadığımız kapitalist sistemin liberal üretim biçimlerinin en önemli kaynaklarından biri olan silah sanayinin tepkisini üzerine çekmek film üretiminin böylesine masraflı olduğu bir dönemde yönetmenlerin ya da yapımcıların kaçındığı bir alan olmaya mahkûm gibi görünüyor.

 


Bu haber 22/02/2021, Pazartesi günü yayınlandı, 154 defa görüntülendi
*