MUTLULUK

Sıcak yaz gecelerinde, yıldızlarla örtülü gökyüzüne bakarak hayaller kurmaya ilk ne zaman başladık? Masmavi denizlerin ufuk çizgisine düşen güneşi, kumsala vuran dalga köpüklerini, ağaçların toprağı kucaklayan dallarını neden bu kadar sevdik?

Soğuk kış gecelerinde karlı tepelerin ardından yükselen parlak bir dolunay mesela, ilk ne zaman kalbimizi titretti? Uzun yolculuklarda cam kenarından gelincik tarlalarını seyrederken içimize neden hep aynı hüzün düştü? Günebakanları sevdik. Hanımelini sevdik. Kahve kokusunu içerimize çektik. Kavrulmuş leblebileri ceplerimize doldurduk. İlk kar yağdığında, ellerimizi göğe kaldırıp kar tanelerini avucumuzda biriktirdik.

Yeryüzünü çizgi çizgi bölen yağmurları, günbatımlarını, güz yapraklarını, kiraz ağacı çiçeklerini, çayın bardağa dökülürken çıkardığı sesi, ekmek kokusunu, kitap kokusunu, martıların mesken tuttuğu vapurları, trenleri, sokak lambalarını ve kedileri… Bir yaradılış meselesi gibi sevdik. Çünkü başka türlüsünü bilmiyorduk.

Tabiata ve her doğa döngüsüne bir anlam, bir bekleyiş yüklemeye, bir dilek bağlamaya çok eskilerden başlamıştık. Beşiğimiz sallanırken söylenen ninniler, minderlere dizilerek dinlediğimiz masallar, kır gezilerinde sepet sepet topladığımız papatyalar, mis kokulu mandalinalar ve karıncalar… Sürekli bir yerlere giden ve sürekli bir yerlerden dönen karıncalar, iki dirhemlik çocukluğumuzu ilkokul sıralarının arka duvarlarında yazılı hale getirdi.

Mevsimleri kolayca dörde ayırdık. Panolara çiçeklerin dalında güzel olduğunu yazdık. Bir dudağı yerde, bir dudağı gökte olan devlerle savaşan kahramanları aynı sıralarda alkışladık. Kışları mandalina yersek hastalanmayacaktık. Karıncalar gibi çok çalışmalıydık. İyi bir öğrenci olmalıydık. İyi bir insan olmalıydık. İyi olmalıydık. Olmalıydık. Olamadık. Olamadan büyüdük.

İşte bu, anne kucağında filizlenen, okul sıralarında dallanıp budaklanan kendimiz ile doğa ve doğaüstü arasında kurduğumuz ve temeli takdir ve eşleştirmeye dayalı içgüdüsel bağı, hayatımızın belli dönemlerinde daha yoğun hissediyoruz.

Çünkü bir yerlerde bir yanlış yaptık. Biz çağlayanları, kasımpatıları, yüzümüze vuran rüzgarı, sıcak bir simidi, taş plaktan çalan eski bir şarkıyı ve kedileri sevmedik, biz; onlara bakarken, dinlerken, dokunurken hissettiklerimizi sevdik.

Bizler, tabiatı ve tabiatın bize sunduklarını içimizdeki mutluluğun, hüznün ve özlemin gölgesinde bıraktık. Hastalanmamak için mandalina yiyen çocuk, büyüdüğünde kır çiçeklerine bakıp sevgilisini düşünen bir adama dönüştü. Oysa mandalina sadece lezzetli olduğu için yenmeliydi. Ve çiçekler güzeldi. Onları sevmek için bir kadını düşlemeye gerek yoktu.

İçimizdeki bu, bir şeyleri bir şeylerle ilişkilendirme isteği yüzünden insanlık olarak hiçbir duygunun samimiyetini layıkıyla yerine getirebildiğimize inanmam. Fakat yine de reddetmenin olanaksız olduğu bazı durumlar vardır.

Tabiatın tüm güzelliklerini aslında olduğundan daha cazip, daha sahici kılan durumlar vardır. Geceleri, içinizi çekmeden yıldızları seyredebildiğiniz zamanlar vardır. Kayan bir yıldızın ardından dilek tutmanın daha anlamlı olduğu zamanlar vardır. Gökyüzünden geçen bir uçak gördüğünüzde içinde olmayı hayal etmediğiniz zamanlar vardır.

Çünkü yıldızları değil, yıldızları seyrettiğiniz tepeyi sevmişsinizdir artık ve uçaklar uzaklara gider. Oysa mutluluk kalmakla ilgidir.

 



WP2Social Auto Publish Powered By : XYZScripts.com