Ya evde yoksan!

Hadi bugün biraz gerçeklerden uzaklaşıp geçmişe, gençliğimize, aklımızın bir karış başımızın üstünde dolaştığı yıllara gidelim. Hafta sonu yazımız biraz soft olsun.

Türk edebiyatı şairleri üçe ayırmıştır. Hece ölçücüler, aruzcular ve serbestçiler olarak adlandırılır. Aslına baktığımızda bunlar da kendi aralarında farklılık taşımakla birlikte kendi içlerinde de ayrılırlar. Cumhuriyet sonrası şairlerimizin büyük bir bölümü serbest şiir yazmayı seçmişlerdir. Yazdıkları şiirler anlaşılır ama belirli bir kaba, ölçüye sokamazsın. Türkçe’yi daha öz ve ari kullanmışlardır. Neyse dersimiz edebiyat olmasın.

38 yaşından sonra şiir yazmaya başlayan, Türk şiirinin tek hececilerinden olan bir isimden söz ediyorum. Şiir kitapları ilgi ve hayranlıkla okunur. Birçok şiiri farklı sanatçılar tarafından bestelenmiştir. Yazdığı her şiirle, gençliğimizde duygularımızın birer beyaz kanatlı meleği olup, duygularımızı bizim adımıza kağıda döken isimdir. Kim mi? Cemal Safi.

Ne diyor?  Ya evde yoksan! Evet, ya evde yoksa?

“Ne ben işe gitsem, nede sen ayıksan.

Derin bir uykunun dibine düşsek.

İçim ürperiyor, Ya evde yoksan!”

Şiir yazmak, resim yapmak, yaşamı çok iyi gözlemleyip, acıları, sevinçleri, hüzünleri hikayeleştirip anlatmak zor ama güzel bir sanat.

Gözleyip yazacaksın.

Hissedip, anlatacaksın.

Sanatçı olmak kolay değil. Zordur.

Sanatçılar toplumun bir adım önünde giden insanlardır. Bazen ve çoğunlukla sanatçı söyleyecek, toplum irkilip kendine gelecektir. Bunu yaparsan toplumun önünde gidip gerçekleri ve hislerini anlatırsan sorumluluğunu yerine getirmiş olursun.

Şairler durup üzerinde düşünülmesi gereken isimlerdir. İster tek hececi olsun, ister aruz veznici. İsterse toplumcu, serbest şiir yazanlar… Fark etmiyor.

Her birisi de mutlaka sevdiğini, hasret duyduğu bir özlemi dile getirmiştir.

Aşk-Ayrılık ve özlem şiirlerinin, geçmiş dönem üstadı Ümit Yaşar Oğuzcan. Oğlu Vedat’ın intiharının ardından bohem yaşamını sürdürürken, rubailer yazmaya başlamıştır. Şairlerin özlemi hiç bitmez. Bazen sevgiliye, bazen aşka, bazen de hüzne hasret kalmışlardır.

Bir de toplumcu şairlerimiz vardır. İlk akla gelen tabii ki Nazım Hikmet Ran’dır. Özgürlüğe, eşitliğe ve tabii ki de bir dönem Piraye’ye ve daha kimlere kimlere hasret düşmüştür. Bu üstadın da şiirleri bestelenmiş, kitleler tarafından ilgi ile takip edilmiştir. Toplum, özgürlük ve aşk şiirlerinden söz edilir de Yusuf Hayaloğlu’ndan, dolayısıyla Ahmet Kaya’dan söz edilmez mi?

“Ah ulan Rıza” ile başlayıp “Hani benim gençliğim”, “Adı Bahtiyar” ve tabii ki de “Başım belada” diyerek Akciğer kanserinden yaşama veda etti Hayaloğlu…

Siyasi olarak kendisini solda olanların da sağda olanların da eleştirdiği bir kişiydi. 1980 darbesinin sonunda gençliğin üstünden silindir gibi geçen askeri cuntacıların soldurmaya çalıştığı grupların karşılıklı etkilendiği ve birbirini yaşattığı bir kitle ile yola çıktı. Çığ gibi büyüdü gitti. Buğulu sesi ile herkesin kalbinde ayrı bir yer edindi.

Malatya’da doğdu, sürgünler yaşadı. Paris’te bir gece sabaha karşı vatanından ve sevdiklerinden ayrı bırakılan kalbi, bu işkenceye dayanamayarak durdu. Daha üreteceği birçok şarkısı olan Ahmet Kaya da aramızdan böylelikle ayrıldı.

“An gelir” diyelim, Atilla İlhan’ı analım. Şafak Türküsü diyelim Nevzat Çelik’i anımsayalım.

Bir başka yazımızda da Gülten Akın, Atilla İlhan, Özdemir Asaf, Sebahattin Ali, Ahmet Arif, Faruk Nafiz Çamlıbel ve daha nicelerinden söz edelim.



WP2Social Auto Publish Powered By : XYZScripts.com