BU NE HİDDET?

Vatandaşımız neden öfkeli? Burnundan soluyor. En küçük bir olumsuzlukta, hemen kavgaya yöneliyor. Bir de ülkemizde misafir olanlar var. Hani şu Suriye’den gelenler. Onlar bir âlem. Zor durumda kaldılar. Sığınacak bir tek Türkiye vardı. Amenna. Ancak bu arkadaşlarımızın çoğu, misafirin göstermesi gereken saygıyı, ev sahibine karşı minnet duyma konusunu göz ardı ediyor. Sanki bizler misafiriz gibi davranıyorlar. Yani Necip Fazıl Üstad’ın dediği gibi, “Öz yurdumuzda garip kaldık.” Bizimkiler de öyle. Trafikte olan kavgalarımız, hastanede, postanede, kuyruklarda olan itiş kakışlar aldı başını gidiyor. Kimseye laf söylenmiyor. Bu gerginlik niye? Bizi yönetenlerin, muhalefetin, sayın büyüklerimizin bu gerilimin azalması için bir şeyler yapmaları şart oldu. Suriyeliler meselesi, ileride başımıza dert olacak. Aslında, ülkelerine dönme zamanı geldi. Orada hava yumuşadı. Gitsinler, işlerine güçlerine baksınlar. Bir de onlara yapılan yardımlar var. Elbette aç kalsınlar diyemeyiz. Amma ve lakin demiri sıksa suyunu çıkaracak yaşta olan bu misafirlerimiz, artık gidip kendi memleketlerinde mücadele etmeyi düşünsünler.

HER MİLLETTEN VAR

Memleket, Birleşmiş Milletler gibi oldu. Her yerde, değişik tipte insanlar. Pazara bir girin isterseniz. Her tezgâhta, en az bir yabancı var. Nasıl çalışırlar? Sigortaları, ikamet izinleri var mıdır? Bilemiyoruz. O kadar lakayt ve serbest davranıyorlar ki, biraz ters baksanız üzerinize yürüyecek haldeler. Sakın bizi ırkçı, göçmen düşmanı olarak görmeyiniz ama gelecek olan tehlikeyi işaret ediyoruz. Girenler nasıl girmişler. İçlerinde kaçak yolla giren sayısı nedir? İn midirler? Cin midirler? Durmadan çoğalıyorlar. Yarın büyük bir topluluk haline gelecekler. Devletimizin, tez elden bunları peyderpey geri göndermesi gerekiyor. Yoksa ilerde başımıza çok iş açacaklar gibi görünüyor.

GÜLELİM

Evvel zaman içinde iki şair ve edip ahbap Mehmet Celâl ile Faik Esad, Beylerbeyi’nde bir dostun iftar davetine gitmek için, yola koyulup karşıya geçiyorlar. Fakat vakti iyi hesap edememişlerdir ve iftara daha saatler vardır. Bunun üzerine iki ahbap,

– Camiye gidelim, vaaz dinleriz, vakit geçer, fikriyle Beylerbeyi Camii’ne girip, bir tarafa ilişiyorlar. Vaiz kürsüye çıkmış cehennemden bahsetmekte, diliyle etrafa yıldırımlar savurup şimşekler çaktırmaktadır:

“Zebânileer, alevleer, katran kuyuları…”

Dedikçe, cemaat dehşetle tir, tir titremektedir. Bizimkiler vaizin tehditlerine pek kulak asmamaktadır ama ahalinin çoğu kapıldığı korkuyla, hüngür hüngür ağlamaktadır. Ağlayanlardan biri, gözyaşlarını silerek Faik Esad’ın sırtına dokunur. Kısık sesle,

– Siz vaizi dinlemiyor musunuz? diye sorar. “Dinlenmez olur muyuz? Dinliyoruz elbet” diye cevap verir bizimki, “Peki ne dediğini anlıyor musunuz?”

“Anlıyoruz elbette, niçin soruyorsun peki?”

Adam hayretle devam eder:

– Yahu bizim ağlamaktan ciğerimiz sökülüyor, gözümüz dışarıya fırlıyor, sizde ise hiçbir korku işareti yoktur, nasıl oluyor bu?

Şair cevap verir: – Efendim biz bu mahalleden değiliz, yabancıyız, misafirliğe geldik.

Sağlıcakla kalınız.