Ömür çok kısa ya sonrası

İnsanoğlunun ömrü çok uzun değil aslında. Kimine göre, ipi kopmuş 99’luk tesbih tanelerini toplayıncaya dek gelip geçiyor. Kimine göre de öyle uzun ki bitmek bilmiyor.

Doğduk, çocuk olup gençliğe adım attık. Önce hayallerimizin peşinde koşarız. Günler öyle uzun gelir ki, geçmez. Gençliğimizle birlikte hayallerimiz bitip gerçekle yüz yüze gelmeye başlarız. İşte tam bu sırada günlerimiz hiç geçmez gibi olur. Hele yaşımız 50’nin üzerine bir çıksın. Gör bak neler oluyor o zaman. Pazartesi, Cuma gününü kovalarken günler değil, yıllar ardına bile bakmadan geçip gidiveriyor.

Yaşam çok kısa, ya sonrası…

Üstat Şair, yaş 35 yolun yarısı demiş. Ama kendisi 46 yaşında bu dünyaya veda etmiştir. “Gökyüzünün başka rengi de varmış. Geç fark ettim taşın sert olduğunu” dizelerini yazarak, hala aramızda, beynimizde, düşüncelerimizde dolaştığını ima etmiştir. Şiirden söz edilir de Ümit Yaşar’dan söz edilmez mi? “Biraz kül biraz duman. Kerem misali yanan, o benim işte” derken, bir yandan da bohem hayatı bize “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın, denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın, öylesine yıktın ki bütün inançlarımı; beni bensiz, beni sensiz bıraktın” tattırmıştı.

Yaşam çok kısa, ya sonrası…

Şiir, şair denilir de Cemal Süreyya’dan, Özdemir Asaf’dan, Ataol Behramoğlu’ndan, Cemal Safi’den söz etmeden olur mu? “Yakışmıyor cepheyi terk edişin, Mert dayanır, namert kaçar sevdiğim. Fazla sürmez hatanı fark edişin, Hüzün erken, hüsran biçer sevdiğim” demiştir Cemal Safi. Şiir yazmak, çok değerli taşlarla duvar örmeye benzer. Öyle güzel, öyle değerli bir yapı ortaya çıkar. Şiir okumak da bu güzellikler içinde yaşamaktır. Hoş kokulu çiçek bahçesinde gezintiye çıkmak gibidir.

Biraz daha gerçekçi düşünürsek şiir yazmak güzel, tamam da. Bu memlekete mezarı bile çok görülen sanatçıların da olduğunu belirtmeliyiz. İşte o isimlerden birisi olan Ahmet Kaya’dan söz etmeyelim mi? Şarkıya çevirdiği şiirleri milyonlara sevdirdiği şairlerin isimlerinden söz etmeden geçilir mi? Ahmet Kaya’nın hayat verdiği şiirlerin şairlerinden, yani; Atilla İlhan’dan, “O Mahur Beste’den”. Nazım Hikmet’ten, Can Yücel’den, Ahmet Arif’den, Sabahattin Ali’den, Enver Gökçe’den, Hasan Hüseyin Korkmazgil’den, Yusuf Hayaloğlun’dan bahsetmezsek, Nevzat Çelik’in ismini anmaz isek çok ayıp etmiş oluruz.

Kimini hapse attık. Kimisini de doğduğu topraklara hasret ölüme terk ettik. Onlar hiç küsmedi. Kırıldılar belki, ama üretmeye de devam ettiler. Bir asra yakın bir süre 141-142-146 diyerek perişan ettik yaşamlarını. Kendimizin seçtiği, başbakanlık makamına oturttuğu, bir ismi önce darağacında sallandıran, ardından da anıt mezar yapan bizler değil miyiz?

Yaşam çok kısa, ya sonrası…

Kimimiz siyaset yapıyor, kimimiz de ticaret. Her iki meslek grubu da kâr üzerine kurulu bir sistemdir. Şöyle dönüp geçmişimize bir bakalım. Kâr eden kimler? Zararda olanlar hayatı, dostluğu biriktirenler mi? Yoksa, sırf kârlı olmak için onurunu, insanlığını, geleceğini, tüm varlığını ayaklar altına alanlar mı? Kararı geçmişin hesabını yaparak sizler verin.

Üst satırlarda ismini yazdığımız hiçbir şair, edebiyatçı, sanatçı artık yaşamıyor. Çoktan aramızdan ayrıldılar. Yaşamları çok kısa sürdü. Doğru.

Yaşamlarının, nefes alıp verdiği yılların aksine, duyguları gibi, şiirleri, eserleri hala aramızda. Dün olduğu gibi bugün de ve yarın da hep aramızda olacaktır.

Evet hayat kısa. Sonrasında sadece hayal kuranların ve bunları hayata geçirenlerin ismi yarına miras kalıyor.

Evet yaşam çok kısa ama öyle bir döneme soktular ki hepimizi, toplum olarak hayal bile kuramaz olduk. Tarih yazdıklarımızdan çok yazmadıklarımızla yargılayacak bizleri.