Mücrim

Kimseye etmem şikâyet; ağlarım ben halime

Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime (Titrerim suçlu gibi baktıkça geleceğime)

Perde-i zulmet çekilmiş korkarım ikbalime (Korkarım, karanlık perde çekilmiş talihime)

Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime…

***

Ne çok severim bu şarkıyı. Hele de Müzeyyen Senar okursa. Melodisi ayrı, sözleri ayrı bir güzel bu şarkının güftesi şair İhsan Raif Hanım’a ait. Üstelik kendi hayat hikâyesindeki karanlıklar yüzünden yazmış bu satırları. 13 yaşındayken kendisini kaçırmaya çalışan ancak başaramayan kişiyle, sırf aile şerefini korumak amacıyla evlendirilir ve bilinmez bir geleceğe gönderilişinin hemen öncesinde acısını bu dizilere döker. Yani o gün de mazlum olan cezalandırıldı, bugün de. Kimseye etmem şikâyet dedik de zaten kimi kime şikâyet edeceksiniz? Diyelim ki karşınızda (sözde) bir makam buldunuz, hangi yanıtı alacaksınız? Hangi makam sağlayacak size adaleti? “Huzurun kentiyiz”, “Barışın kentiyiz” söylemleri çok da uzak olmayan bir geçmişin hoş sedası olarak kaldı bu gökkubbede. Gerçi sanıyorum üç vakte kadar o gökkubbe de kalmaz. Maşallah doğru müziği bulan kendini can alma konusunda yetkili mercii ilan eder olmuş. Neticede gelenin gideni arattığı, dostlar alışverişte görsün diye sağda solda (sağda solda derken kimi vatandaş içine çıkar, kimi çıkarmış gibi yapar) gezinenlerin; bir üst basamaktaki makamda kendisine yer edinmek isteyenlerin fütursuzca üstüne basarak geçtikleri bir kent olmakla ünlendi artık Çanakkale. Bundan sonra iflah olur mu? Son bir haftada sadece kent merkezinde en az 3 intihar vakası, ölümlü trafik kazaları, yaralama, darp ve cinayet yaşadık.

Başka illerdeki cinayet, intihar ya da hırsızlık vakaları üzerinden Çanakkale için yaktığımız ağıtı küçümsüyor olabilirsiniz. Ancak unutmayın ki; belki de en başında ayağınızı Çanakkale’nin taşına değdiren de onun bu sessiz, sakin, huzurlu ve güven içindeki havasıydı.

***

Konuyu hep dönüp dolaştırıp ranta getiriyorum ama siz de en az benim kadar biliyorsunuz ki Çanakkale’nin her sorununun; kaybedilen her evladının, yaşanan her acısının başında bu lanet olası “Benim olsun” isterikliği yatıyor. Doyurulamayan egolar, iştahlar, aşağılık kompleksleri. Küçücük çocuklardan yeryüzünün gelmiş geçmiş en kıyıcı yaratığına evrilen insanın doymak bilmeyen iştahı. Belirli bir birikim sonucunda, büyük bir sorumlulukla elde edilmesi gereken koltuklar; üç-beş tanıdık vasıtasıyla işinin ehli olmayan insanlara verilirse ne olacaktı ki? Ortaokul çağındaki çocukların büfeden tost alır gibi silah alabildikleri bir memleket oluşumuzda emeği geçen herkesin gözlerinden öpüyorum.