Hep aynı direk!

gazete duvar adlı haber sitesinin çalışkan muhabirlerinden Beril Köseoğlu, 28.12.2018’de bir haber yayımladı:

 Sekiz yıldır aynı evle dolandırıyor!

Dolandırıcılar, yılbaşı günlerine yakın, sahte dağ evi fotoğrafları kullanarak, müşterileri kandırıp para alıyor ve ortadan kayboluyor.

Fotoğraflardaki evlerin dışı Kanada’dan, içleri İsviçre’den. Ahşapların güzelliği, şömine, masalar, duvar kaplaması, dört dörtlük. Üstüne de fiyatlar çok cazip olunca… Hemen ailelere bölünüyor miktar, Aaa sudan ucuz!

Beril Köseoğlu’nun haberinde bir bankacıdan bahsediliyor. 2 Bin TL havale yapıyor ama arkadaşının uyarısıyla durumun farkına varıyor ve dört aile en azından gitmeyerek sefillikten kurtuluyor.

Çoğu dolandırıcılık hikayesinde, dolandırılanın hırsının etkisi yok mudur? Bir fırsat hissi yoklamaz mı insanları? Sahtekârlar işte oraya çalışıyor işte.

Efsaneleşmiş dolandırıcılardan Sülün Osman bunu hep söyler. “Ufak” hikayelerinden birinde, kepenkleri kapatmış bir kuyumcunun önünde kıvrım kıvrım dolanmaktadır. Kendi kendine söylenip, dövünmektedir. Hemen bir vatandaş kendisiyle “ilgilenir”, vaziyetini sorar.

Sülün Osman, elindeki kağıtları ve poşeti göstererek: “Ah beyim, şu torbada tam 1000 liralık altın var. Haraç mezat 300 liraya şu kuyumcuya verecektim.

Hanım, yoğun bakımda yatıyor. Doktor şu reçeteyi acil yaptır getir, dedi. Kapatmış şimdi ben ne edeceğim, ilaçları nasıl alacağım?” der.

Vatandaş “uyanık” ya… “ Dur kardeş, üzme kendini, ben sana vereyim o 300 lirayı, git işini gör.” der. Sülün Osman bu, parayı kapar kapmaz, bir anda gözden kayboluverir. Vatandaşın sonra ne yaptığını bilmiyoruz ama az çok tahmin edebiliyoruz. Sabahı zor edip, kuyumcuya gitmiştir. 300 lira verip aldığı altınların, taklit olduğunu anlayınca… Dolandırıldım! diye feryat etmiştir belki ya da karakola gitmiştir o hırsla… Altınlar 1000 liraydı ya. Değilmiş…

Sülün Osman, hırsına yenik düşen bu vatandaş için şunu söylüyor: “O da beni dolandırmadı mı şimdi?” Bir suçu övmek niyetinde değilim elbette. Ancak bizi şimdilerde sarıp sarmalayan ve Özal döneminde başlayan şu “köşeyi dönme” hevesini eleştirmek niyetim. Hoş, eskinin köşe dönme hikayeleri şimdikilerin yanında ninni gibi geliyor ya…

Sabile olarak bilinen fıkrayla meşhur, eskinin afili başbakanlarından birine ait başka bir fıkrayla bitireyim. (Kendisini çok severim. Görünüşünü babama benzettiğimden belki de… Sakinliği, sürekli gülümseyişi ve hafif aralık dişleri aklımda kalmış.)

Sayın Başbakan, tatildedir. Günler sakin geçmektedir. Şoförü ve aynı zamanda koruması olan şahıs, bekâr ve çapkın biridir. Sayın Başbakana sabah erkenden tüm gazeteleri getirmek mecburiyetindedir. Kaldıkları villa sapa bir yerdedir ve getir götür bir zaman gerekmektedir.

Ancak çapkın şoföre yârin sıcak yatağı pek bir tatlı gelmekte, erken kalkmak istememektedir. Şoför, bir plan geliştirir. Bütün gazetelerden 15’er nüsha satın alır ve akşam olunca Sayın Başbakan’ın kahvaltı masasına koyar.

İkinci gün çok heyecanlıdır. Ya fark edilirse? Hayret hiç bir şey olmaz. Şoför, hep aynı gazeteleri koyar akşamdan, Sayın Başbakan hep aynı gazeteleri okur… Bir, üç, beş… Günler geçer. 15. Güne gelinir. Şoför de villadadır ve Sayın Başbakanın tarafından yüksek sesle çağırılır.

Koşarak yanına gider. Emredin Sayın Başbakanım der. Sayın Başbakan; eline aldığı bir gazeteyi sallamaktadır. Şoförün yüreği tıp tıp eder. Eyvah yakalanmış mıdır acaba? Gözlerini kapatıp ardından gelecek salvoyu bekler.

Sayın Başbakan:

“Bak der, sen de şoförsün, söyle bana güzel kardeşim,

bu şoför 15 gündür aynı arabayla, aynı direğe çarpıyor.

Halâ akıllanmıyor! Böyle şoförlük olur mu?”

Sevgi ve saygılar, iyi yıllar.

Lütfen direklere dikkat edin, bir de ev fotoğraflarına!