Neler yaşamadık ki?

Bundan tam 38 yıl öncesiydi. Sabah erkenden kalkmış, tütün tarlasında tütün kırıyoruz. Güneş doğmuş, gecenin (Tütün işi, tarla işi ile uğraşanlar iyi bilir. En hasını da balıkçılara sormak gerekir) ayazı gitmiş, günün ilk ışıkları ile birlikte, sabah mahmurluğunun çöktüğü saatlere girilmişti.

Dünya ile tek bağımız Ankara Radyosu, kısa dalgadan yayın yapan Polis Radyosu ve Meteoroloji Radyosuydu. Sanırım bir iki de uzun dalgadan İzmir, Erzurum radyolarının ortak yayını vardı. Tarlamızın karşı komşusu bizden daha önce davranıp, radyolarını açmıştı. O dönemleri yaşayanlar iyi bilir, radyo dinlemeleri bile komşularla ortak gerçekleştirilirdi.

Komşunun radyosundan sürekli Hasan Mutlucan’ın davudi sesinden “Yine de şahlanıyor” türküsü ardı ardına söyleniyordu. Hasan Mutlucan’ın türküsü birden kesildi ve sonraları adını hiç unutmadığımız Mesut Mertcan’ın sesinden ilk anonsu dinledik. TRT Haber Merkezinin hazırladığı haberleri sunuyoruz anonsunu yaptıktan sonra, ‘Türk Silahlı Kuvvetleri, emir ve komuta zinciri içinde, ülke yönetimine bütünüyle el koydu. Parlamento ve hükümet tamamen feshedildi. Sokağa çıkma yasağı konuldu.” dedi. Sonrası malum.

Genel Kurmay Başkanlığına bağlı 5 kuvvet komutanının isminin olduğu gruba Milli Güvenlik Konseyi adını vermişlerdi. Liderleri Kenan Evren’di. Siyasi partiler lağvedilmiş, liderleri de Hamzakoy ile Zincirbozan’da misafir edilmeye başlanmıştı. 12 Eylülcülerin taşıma aklıyla Amerikan modası olan, öncelikle hapishaneler başta olmak üzere, karıştır- barıştır dönemi başlatılmıştı. 12 Eylül darbesi tüm hışmı ve ağırlığı ile Türk milletinin üstüne çöküyordu. Darbeden kısa bir süre sonra,  Amerika’da CIA’nın Türkiye Masası Şefi’nin “Bizim çocuklar yaptı” açıklaması unutulmamalı.

Babam başta olmak üzere, birçok komşunun memlekette anarşi bitecek diye, karşılıklı harmandalı oynadıklarını hatırlıyorum. Ege ve Marmara’da yaşayanlar çok iyi bilir, İzmir Fuarı’nın 6. günüydü. Ben öğretmen lisesini yeni bitirmiş, kendi çapında 12 Eylül yönetiminin yasak saydığı kitapların, dergilerin peşine düşmüştüm. Tarlaya gömsem mi?  Yoksa, tenha bir köşede ateşe mi versem? Düşünüp dertlenip durdum. Sonra başımıza gelenler, bu dertlenmenin ne kadar hafif, basit ve anlamsız olduğunu öğretti. Neyse…..

En ufak şüphe ve soruşturmanın aylar aldığı dönemlerdi. Birçok arkadaşımız bu yıllarda aldıkları psikolojik ve fiili darbelerden ocakları söndü. İşini, aşını, mesleğini, çevresini, köyünü, en yakınlarını kaybetti. Daha fazla uzatmayayım. Türkiye o yıllarda ve öncesi 10 yılda bir ya askeri darbe yapılan, sonraları da ekonomik krizlerle boğuşan bir coğrafya oluverdi.

Sahi o günlerde sokaklara, okullara, köprülere, havaalanlarına, parklara, yaşamımızda anlamı olan, değeri olan her yere verilen” Kenan Evren” isimlerine ne oldu? O günlerden bugün hatırladığımız ne kaldı. Darbenin güçlü generallerinin hikayeleri nasıl bitti? O günlerde yapılan referanduma da bizler yüzde 97 evet dememiş miydik?

Liseyi bitirmiş, Denizli Eğitimi kazanmıştım. İlk yılının ikinci yarısı, Hürriyet gazetesinde işe başladım. İlerleyen süreçte önce Rahmetli Özal, ardından da Sunalp Paşa’ya parti kurdurmuşlardı. Partiler kurulmuş ama bir de siyasi yasaklılar vardı. Siyasi yasaklıların içinde, Denizli’de en iyi tanıdığımız isim Adnan Keskin idi. Sonradan CHP’de Genel Sekreterlik makamında da bulundu. Siyaset yasağı kalksın diye meydanlara çıkıldı. Bu süreçte rahmet dilediğim Demirel’i, Ecevit’i sonraları Sayın demek içimden geliyor Erdal İnönü’yü izledik.

Yıllar sonra Kenan Evren ve 5 arkadaşından ömrü yetenler yargılandı. Manevi huzurlarında ne söyleyebiliriz ki? 12 Eylül’ü yaşamış birisi olarak, her türlü darbelere lanet etmek, karşı durmak en sivil yurttaşlık görevimizdir. Hapislerde çürüyen yazarlarımızın, sanatçılarımızın, siyasetçilerimizin, bilim insanlarımızın, sendikacıların, en önemlisi de ülkenin geleceği olan GENÇLERİN hesabını kim verecek? Ödeyecek?

Bugün 12 Eylül. Ama 38 yıl öncesinin 12 Eylül’ü değil. Değil mi?