Batılın Oyunu

Sigaramdan uzun bir nefes aldım. Kafamı kaldırıp boş sahaya baktım. Gözümle boylu boyunca sahayı taradım. Kale arkasında bir sokak köpeği ilişti gözüme. Çamurlu sudan içiyordu. Onun birkaç metre ilerisinde çöp birikintisi başlıyordu. Martılar bağıra çağıra bir şeyler arıyordu bu çöp dağından. Birikintinin hemen kenarında pusuya yatmış birkaç kedi vardı. Onların biraz ilerisinde büyükçe bir çöp arabası ve arabanın yanında sigara içen 3-4 belediye işçisi vardı. Fakirliğe dair her şey vardı bu semtte…

– Heyyyyyyy

Sese doğru çevirdim kafamı. 4-5 tane çocuk koşuyordu sahaya doğru. Benim oturduğum yere doğru koşuyorlardı. “Selamın aleyküm” dedi birisi. “Aleyküm selam abicim” dedim. Bankın boş kısmına kitaplarını bıraktılar. “Abi bunlar burada dursa olur değil mi?” dedi cılız bir tanesi. “Olur abicim” dedim. “Yalnız ben giderim birazdan.” diye de ekledim. “Olsun abi sorun değil.” dedi en uzun boyluları. Sonra az öteme geçip başladılar top tekmelemeye.

Göz ucuyla banka bıraktıkları kitaplara baktım. Kitabın üzerinde “Kuran Öğren” yazıyordu. Hemen altında Arapça bir şeyler yazıyordu. Sahaya kitapları göğüslerine bastırarak koşuyorlardı. Bu görüntüyü o an için garipsesem de şimdi anlamıştım.

Çocukları izlemeye başladım. Hepsinin ayağında halı saha ayakkabıları vardı. Bu semte göre oldukça lükstü bu ayakkabılar. Buranın çocukları değildi bunlar. Yolun karşı tarafında bulunan mahalleden gelmiş olabileceklerini düşündüm. Ben düşüncelerde boğulurken birkaç çocuk daha katıldı onlara. Yeni katılanlar bu mahallenin çocuklarıydı. Üstlerinden, başlarından, her hallerinden belli oluyordu. Çocuk oldukları için olsa gerek birbirleriyle anlaşma konusunda sıkıntı çekmiyorlardı. Bu tip durumlarda gerçek olan ancak karanlık çöktüğünde belli olur. Aynı çamurda koşanlardan bir kısmı yolun karşısına, daha iyi şartlarda yaşadıkları evlerine giderlerken kalan kısmı pek de yaşanacak hali olmayan evlerine döner.

Çocuklardan birine gözüm takıldı. Diğerlerine göre oldukça yetenekliydi bu çocuk onu izliyordum genel olarak. Bir ara su içmek için yanıma doğru geldi. “Bayağı güzel top oynuyorsun” dedim. “Futbolcu olmak istiyorum abi ilerde” dedi. Gülümsedim. “Ben de senin yaşlarında öyle düşünüyordum” dedim. “Ben olacağım ama abi” dedi. “Babamın yüzünü kara çıkartmayacağım.” Bu sırada kol saatine baktı. “Allah yandık. Annem gebertecek” dedi. Koşa koşa döndü sonra sahaya. “Koşun koşun ezan okunmak üzere.” Hepsi birden banka çullanıp kitaplarını aldı. Sonra olanca hızlarıyla koşmaya başladılar. Kalan 2-3 çocuk topsuz kalmıştı.

Bir sigara yaktım. Yanıma gelen çocuğu düşündüm. Sanki gizli bir el tarafından yetiştiriliyordu bu çocuklar. Annesi tarafından cennete, babası tarafından zengin ve başarılı olmaya hazırlanıyordu yüzlerce çocuk. Aileleri tarafından akılla ve bilimle çelişen bir sürü hayal ve görev yüklenmişti bu çocuklara. Üzüldüm. Derince bir nefes çektim sigaramdan. Ayağa kalktığımda gözüme bir broşür çarptı. Muhtemelen çocuklardan birinin kitabından düşmüştü bu. Şöyle bir baktım üstünkörü. Molla Ahmed Efendi ile Muhabbet yazıyordu. Bir satır altta büyükçe yazılmış adres bilgisi ve tarih çarptı gözüme. 20 Ekim 1992. Yürümeye başladım. İçimi bir sıkıntı kapladı. “Birazcık abartmıyor musun?” dedim kendi kendime. Daha bir fena oldum. Hiç abartmıyordum. Geleceğimiz zehirleniyordu. Biliyordum.

 



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.