HEY, AĞALAR ZAMAN AZDI!

Bizim çocukluğumuzda, valiyi; Türkiye’nin en büyük adamı olarak bilir, ona göre saygı gösterirdik. Öyle ki; oturaklı, saygın, devleti temsil etmenin vakarı içinde, adam gibi adamdılar. Yani anlayacağınız gözümüzde; her şeyi bilen, herkesin yardımına koşan, babacan insanlardı. Ta küçüklüğümüzden beri beynimize nakşedilen vali imajı böyleydi. Hala aynı vakar içinde devleti temsil eden valilerimiz elbette ki; çoğunlukta. Ya, azınlıkta olanlar? Hazreti Âli’nin Zülfikar Kılıcı ile şov yapmaya kalkışanlar. Basın mensuplarına “Gavat” diyenler. Hangi birini sayalım ki? Çok değerli valilerle teşriki mesai yaptık. Birlikte çalıştık. Çanakkale’de; Nurettin Güven, Hüsnü Tuğlu, Muzaffer Ecemiş, Ekrem Özsoy, Süleyman Kamçı ve sonraki valiler. Hepsi de; devleti, cumhurbaşkanını temsil etmenin duruşunu sergilediler. Saygı gördüler. Sakarya’da. Rahmetli, Hayri Kozakçıoğlu, Elazığ’da, Abdullah İğneciler. Kadir Koçdemir, Osman Aydın, Lütfullah Bilgin, Muzaffer Muşmal. Bizlere örnek oldular. Devleti temsil etmenin yolunu, duruşunu öğrettiler. Kılıcı çeken ve emekliliği dolan sayın valimiz, herhalde siyaseti niyetlendi. Bir yerlere mesaj gönderiyor.

VATANDAŞ, NASIL GÖRÜYOR?

Hep anlatırız. Elazığ’da, Tarım İl Müdürü olarak görev yaptığımız yıllarda Baskil ilçemizin bir mezrasına, şehrin protokolü olarak gittik. O ilçenin genel meclis üyesi bir kardeşimiz davet etmişti. Yemek hazırlamışlar. Evden içeri girerken, kapının önünde traktöre takılı bir su tankeri gördük. “Bu nedir?” diye sorunca, “Bizim burada suyumuz yok. Aşağıdaki dereden doldurup, burada yaşayan insanlara veriyoruz.” dediler. İçeri girdik. Yer sofrası hazırlamışlar. Bir tek kuş sütü eksik. Yemeğe oturduk. Köylüler ayakta bizleri izliyor. Sayın valimizin arkasında, sakallı bir hacı amcamız var. Vali Bey Hacı Amca’ya,”Hacı, bizden bir isteğiniz, bir arzunuz var mı?”diye sordu. Hacı Amca, ezile, büzüle, “Beyim. Sizin gibi, beyler, paşalar, bizi sayıp hanemize gelmiş, soframızı şereflendirmişler. Başka ne isteğimiz olur ki?”İşte Anadolu insanının gözündeki, valilerimiz.

Büyüklerimiz. Adamların, içme, kullanma suları yok. Ta bilmem neredeki dereden taşıyorlar. Yemek ikram ettikleri protokole, sıkıntılarını anlatmaktan hicap duyuyorlar. Boşuna, bu millet yıkılmaz demiyoruz. Aslında, yazımızın başlığı ile ilgili bir şiir yazacaktık, olmadı. Artık yarın bekleyeceksiniz.

ACICIK UCUNDAN

Ağa ile ırgatı köyden kasabaya gidiyorlarmış. Aklına bir muziplik gelen ağa, ırgatına demiş ki: – Bak yeğenim, şu yol kenarındaki şu inek tezeğini yersen; bu arabayı da, bu atları da, bu koşumları da sana veririm. Irgat gıcır, gıcır at arabasını, atları, koşumları görünce, düşünmemiş bile, tezeğin hepsini yiyip bitirmiş ve ağanın hem at arabasına, hem atlarına, hem de koşumlarına sahip olmuş. Kasabaya gidip, alışveriş yapmışlar. Köye geri dönerken, ağa, “Ulan muziplik edelim derken, araba da, at da, koşumlar da gitti!..” diye üzülmüş. Kendi kendine “Ne yapsam da verdiklerimi geri alsam?” diye düşünen ağa, ırgatına şöyle demiş: – Arabayı, atları, koşumları geri istiyorum; kaça verirsin? – Para filan istemem ağam, aldığım fiyata geri veririm. – Yani? – Yanisi şu; yol kenarda duran şu tezeği gördün mü? Sen de onu ye! Arabayı da, atları da, koşumları da geri al. Bakmış ki başka çare yok, ağa da eğilmiş, zorlana, zorlana tezeği yemiş. Tam köye yaklaştıkları sırada, ırgat kendi kendine gülmeye başlamış. Irgatın gülmesine bir anlam veremeyen ağa sormuş: – Ne gülüyorsun, bir şey mi var? – Nasıl gülmem ağam? Biz yola çıkarken bu araba da, bu atlar da, bu koşum da senindi, şimdi yine senin. Peki, öyleyse biz o tezekleri niye yedik?

Sağlıcakla kalınız.



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.