Şebeke-VII

Buradaki 8. ayım. 8. ayın sonunda günleri saymayı bıraktım. Müebbet bir sürgüne mahkum edilmişseniz günler önemsizleşir. Günler önemsizleşmeye başladığında; önce umudunuzu yitirmeye başlarsınız, sonra akıl sağlığınız ellerinizin arasından kayar gider. Umudunuzu ve akıl sağlığınızı yitirdiğinizde korkmaya başlarsınız. Küçük bir kar topunun yuvarlanarak büyümesi gibi büyür korkularınız, eğer şanslıysanız bir şeye çarparsınız ve kar topu dağılır. Değilseniz korku içinde öleceğiniz günü beklersiniz. Sanıyorum ki gerçek müebbet hapis budur.

Umudumu yitirmeye başlamıştım. Umudunuz yitmeye başladığında agresifleşirsiniz. Bende de öyle olmuştu. Bir gün yemekhane sırasında 3. ekipten birisine kafa attım. Yere yığıldı, yumruklamaya başladım. İnanır mısınız kendi suratım bile kan olmuştu yumruklarımı kendime atıyordum aslına bakarsanız. Sorun şu ki kendinizle ilgili meselelerin büyük çoğunluğu dışarıdan başkalarıyla ilgiliymiş olarak algılanır. Nihayetinde adamı öldürebilirdim. Neyse ki bir şey olmadı özür diledim kapattık mevzuyu. Yine de ceza dan kurtulamamıştım. 10 gün tam hücre cezası aldım. Ardından 20 gün yarı hücre cezası. Bunun anlamı şuydu. 10 gün boyunca hücreden dışarı adım atmam yasak! sonrasında gelen 20 gün, fabrika işlerime devam edebilecektim geceleri ise tekrar hücre!

Umudumu yitirmiş olarak girdiğim hücreden çok daha kötü bir halde çıktım. Korkmaya başlamıştım. Zifiri karanlık bir hücre. En ufacık bir ışık yok. Sigara içmek için kibrit yakmam dışında ışığın varlığını unutmuştum. Uykularım sıklıkla bölünüyordu. Sürekli duvara yaslanıyordum. Karanlıkta hareketler görmeye başladım sonra. Çıldırma dedikleri şeyin başlangıç safhaları bu olsa gerek.

Tam hücre cezam bitmişti. Gündüzleri -en azından insan- görebilmek dahi iyi gelmişti. Akşam olduğunda tekrar hücreye dönüyordum. Umutsuzluk ve korku ele geçirmeye başlamıştı. Hissediyordum. Akıl sağlığıma mukayet olamadığımı hissediyordum. Kar topum büyüyerek uçuruma doğru yuvarlanıyordu… Sonra sıradışı bir şey oldu…

Hücre cezamın 5. günüydü. Hücreye girer girmez yatağa uzandım. Uyumaya çalışıyordum. Buraya düştüğümden beri Kasabamı, dedemi, arkadaşlarımı hiç düşünmemiştim. Onları düşündüm. Eskide kalan bütün güzel anları gözümün önüne getirmeye çalıştım. Sonra bir ses duydum. Arkama döndüm. Korksam bile hareket eden gölgelere alışmıştım ama ses olayı iyiden iyiye korkutmuştu beni. Bu sefer resmen bir ses duyuyordum. “Hişşşşşt.” Elimle cebimi yokladım kibrit çıkardım. Yaktım, panikle birden sağa sola dönünce söndü. İkincisini yakmak için kibriti tekrar açmaya çalıştım. Kutu yere düştü… Çıkan seslerden kibritlerin yayıldığını anlamıştım. O sırada.. “Uhhh” gibilerinden bir ses duydum. Bu duruma üzülmüş bir insan çıkartmıştı sanki bu sesi. Kutuyu aramak için yere eğildim. Elimle yüzeyi yoklarken bir yandan kapı üstündeki ihtiyaç penceresinin açılmasını umuyordum. Olmadı… Nihayetinde kutuyu bulabildim. Bir kibrit bulup el yordamıyla kutunun üzerine denk getirdim. Çaktım.

Elimi yüz hizama doğru kaldırdım. Karşımda bir şeyin olduğunu hissettim. Alevin aydınlatabildiği alanın hemen dışında kalmış bir meçhul. Elimi birazcık öne doğru uzattım. Önce kocaman dişler gördüm. Kocaman azı dişler. Dişlerin hemen üzerinde ki diş etleri bir görünüp bir kayboluyordu. Derinlerden bir hırıltı duymaya başladım.

Alev söndü.

Ben düştüm…





Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.