ELE VERİR TALKINI

Kendi yutar salkımı. Pazar günü. Öğlen Camiye gittik. 15-20 dakika var. Pazar diye fazla kalabalık yok. Zira esnaflar tatilde. Önde bir amcamız rahleye Kuran-ı Kerim’i koymuş, kendi başına sessizce okuyor. Müezzinlik yapacak genç bir kardeşimiz, içeri giren bir amca ile sohbet etmeye başlıyor. Bunu duyan, Kuran okuyan eleman, geriye kafasını dönüp, “Kuran okunurken, konuşmak caiz midir?” diye sormaz mı? Ne yapsın genç kardeşimiz. “Haklısınız” deyip, sustu. Daha aradan iki-üç dakika geçmeden, elemanın telefonu çalmaz mı? Hani, konuşmayın diyen amcanın. Pişkin pişkin telefonunu açıp, konuşmaya başladı. Allah seni bildiği gibi yapsın. Oldu mu şimdi? Seslendik. “Delikanlıyı susturdun. Kendin konuşuyorsun. Oldu mu ağam”, dediysek de duymadı. Ya da duymazdan geldi. Yani tam bir, “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” hesabı… Bu cep telefonu denilen mereti, camiye girerken kimse kapatmıyor. Her nedense zor geliyor. Yahu ananızdan telefon ile mi doğdunuz? On dakika ayrılsanız, kıyamet mi kopar?

YENİ YIL

Yeni yıl denilence aklınıza ilk olarak ne geliyor? Milli Piyango mu? Değil. Yeni bir yaş mı? O da değil. Uzatmayalım. Yeni yıl denilince, aklımıza net olarak ZAM geliyor. Keşke yıl bitmese de iğneden ipliğe zam gelmese… Nelere zam geldi diye sormayınız. Zira yazsak kitap olur. Siz en iyisi şöyle yapınız. Aklınıza ne geliyorsa, %10-20 oranında zam düşünün. Ekmek, Su, köprü geçişi, simit, ÖTV, ulaşım. Ete. Yumurta, Sebze, Meyve. Giyim, kuşam, ayırım yok. Her şeye zam. Strese de girmeyin. Zira “Zam Şifadır.” Rahmetli, Demirel’in sözü.

GÜLMECE

O yıl kuraklık köy halkının belini bükmüş; ahali her gün yağmur duasına çıkıyormuş, ama bir türlü yağmur yağmıyormuş. Kahvehanede oturmuş, hoca ile birlikte yağmur duasına gidenleri seyreden Bektaşî onları çağırmış: – Ey ahali, buraya gelin!.. Ben size yağmur yağdıracağım! Köylüler de hoca ile birlikte Bektaşî’nin etrafında toplanmışlar. Bektaşî tekrar seslemiş: – Bana bir kova su bulun! Hemen bir kova su bulup getirmişler. Sırtından çıkardığı hırkasını kovanın içine atıp bir güzel yıkayan Bektaşî, kurması için söğüt ağacının dalına asmış. Tam o sırada şimşekler çakmış, gök gürlemiş, ardından da şakır, şakır yağmur yağmaya başlamış. Şaşıran köylüler, Bektaşî’nin ermiş olduğuna inanıp, elini öpmek için yarışa girmişler. Bektaşî de bundan rahatsız olup demiş ki: – Durun yahu!.. Ne yapıyorsunuz? Benim ermiş olduğum filan yok!.. Köylüler hep bir ağızdan seslenmişler: – Efendi hazretleri siz gerçekten ermişsiniz. Siz ermiş olmasaydınız yağmur yağar mıydı? – Yahu kardeşim, benim ermiş olduğum filan yok. Sadece hırkamı yıkayıp kurusun diye söğüt dalına astım. Köylüler hep bir ağızdan sormuş: – Peki, o zaman yağmuru nasıl yağdırdın? Bektaşî cevap vermiş: – Bugünlerde yukarıdaki ile aram bozuk. Bana kızdığını bildiğim için, hırkamı yıkayıp kurusun diye söğüt dalına astım. O da kurumasın diye yağmur yağdırdı. Sağlıcakla kalınız.

 



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.