MAHSUN VE MAZLUM BİR NESİL-2

MAHSUN VE MAZLUM BİR NESİL-2

Ülkücülerin hayat hikâyelerini anlatamaya, Sayın Dr. Mehmet GÜNEŞ hocamızın kaleminden devam ediyoruz. “Onlar; urganlı şafaklardan nurlu basamaklara mütebessim bakışlarla yol bulup, ahrete gülümseyip giderken bizleri ağlatan, ruhlarındaki sükûneti yüzlerine yansıtan, hayatlarını hesap günü kazançlı çıkmak için tanzim eden, dünyevî kazanç ve kayıpları önemsemeyen, Cenabı-Hakk’ın ve Kâinatın Solmayan Gülü’nün sevdasıyla, son yolculuklarına “Bir gül bahçesine girercesine” çıkan yiğitlik abidesiydiler… Onlar; sonbaharın mecalsiz bıraktığı mihrican vurgunu yemiş yapraklar misali, sararıp solmadılar, baharı yaşarken inancını bir kuvvet iksiri gibi ruhuna doldurup, ülkenin de bu inanç iklimini soluklamasını istedikleri için gök ekinken solduruldular… Onlar; sistemin bekçiliğini yapmadılar, davalarının gereğini ifa ettiler… Birileri onlar adına ihale almış olsalar bile; onlar sistemin sistemsizliğini sorguladılar, zulüm düzenine karşı kavga verdiler… “Bu düzen batmaz ise bu vatan batacaktır”, “Kavgamız vurguncu düzenedir” dedikleri için, beşeri doktrinleri aşıp İ’lây-ı Kelimetullah için Nizâm-ı Âlem Ülküsü’nü savundukları için, sistemin hâkimlerinin hadimleri olmadıkları için, çizmeyi aşıp “çok oldukları” için mimlendiler, zulme uğradılar, haklarında idam kararları verildi… Onlar; mevcut sisteme alternatif olacak “gölgesiz ve lekesiz bir adalet nizamı” savunurken, köhnemiş bir düzene çekidüzen vermenin, ya da düzenin bir parçası olmanın düzenbazlık olduğunu çok iyi bilecek, feraset ve basiret sahibiydiler.. Bu sebeple egemen iradenin “tehdit sıralamasında” her zaman “tehlikeli” sayıldılar…

Onlar; hayatlarını Hakk’a göre tanzim eden, muhabbetleri de, nefretleri de Türk-İslâm Ülküsü’ne göre şekillenen Alperenlerdi… Süflî sevdalar onların gönlünde asla yer bulamadı… Basit dünyevî hesaplar ve menfaatler için ideallerini rafa kaldırmadılar… Kalbini ve beynini hiç bir zaman midelerinin emrine vermediler… Onlar; “Nefsini yularla güdenlerdendi”, yularını nefsinin eline verenlerden olmadılar… Allah’a hakkıyla kul oldukları için, kula kulluk etmediler… Onlar, “Şerefle kaybedilen davanın üzüntüsü bir gün sürer, şerefsizce kazanılan makam ve mevkiin zilleti bir ömür boyu devam eder” diyen koç yiğitlerdi… Onlar; Efendimizin “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” hadisini serlevha ettikleri için zulme ve haksızlığa rıza göstermediler… “Mazlumlara karşı izzetli ve merhametli, zalimlere karşı da onurlu ve kuvvetli” oldular… “Kadife eldiven içindeki çelik yumruk” diye tarif edildiler… Hakkın sevdasıyla zamana ve mekâna meydan okudular… Makama, şöhrete ve servete itibar etmediler… “O’nu bulan neyi kaybetmiştir ki, O’nu kaybeden neyi bulmuştur ki” anlayışının müntesibiydiler…

HAK İÇİN HAKİKAT İÇİN

Onlar; idealleri öldürülen bir milletin önce zihnen, sonra da cismen küçüleceğini biliyorlardı… Bu sebeple şahsî ideallerin değil, millî mefkûrelerin peşinde koştular… Onların lügatlerinde, köşe dönmek, şaibeli ihale almak, rüşvet almak, haraç almak, vebal almak yoktu; gönül almak, dua almak, şan ve şeref almak vardı… Onların, gayri meşru edinilmiş malları, haram üzerine bina edilmiş mülkleri ve alın teri değmemiş bol sıfırlı banka hesapları yoktu ama dünya nizamını tesis etmek gibi bir ülküleri, Turan denen mukaddes mefkûreleri ve Türk Milleti’ni “Ufukların Efendisi” yapacak Kızılelmaları vardı… Onlar; Türk Milleti’nin muhteşem mazisini daha mükemmel bir istikbale bağlayacak olan köprünün temellerine kendi bedenlerini toprak yaptılar, taş yaptılar, böyle ulvî bir gayenin hizmetinde taş-toprak olarak bulunmayı en büyük şeref saydılar… Onlar Türk-İslam davası için taş oldular, gözlerde yaş oldular, çileyle gardaş oldular, ama alçaklarla asla yoldaş olmadılar… “Galiba hilkat, onların kumaşını bayrakların kumaşıyla birlikte dokumuş, hamurlarını Allah’a adanan kınalı kurbanlık koçların hamuruyla yoğurmuş, sütlerini haysiyet ve feragatin imbiğinden geçirmişti; onun için “maznun” iken de, “mahpus” iken de, “mağdur” iken de hep güzel kaldılar…”Onlar; millet kültürü üzerine kurulacak bir devletin Devlet-i Ebed Müddet olacağını, milletle bütünleşmeyen, milleti yok sayan, millete ters düşen yapılanmaların uzun ömürlü olmayacağını bilen tarih şuurunun sahibiydiler… Onlar, maziyi sahiplenip, hâli kucaklayarak, istikbale milletimizin mührünü vurmak isteyen yerli düşüncenin temsilcileriydiler, Batılı değerlerin taşeronluğuna hiç ama hiç soyunmadılar; çünkü onlar Türk’tü, Jöntürk değildi… Onlar; yiğitliklerinin bedelini canlarıyla ödeyip, kendi tarihlerini kanlarıyla yazan, bir kaç damla gözyaşına okyanusları sığdıran, “Yiğit bir kere ölür, korkak bin kere” diyerek ölümle dost olmuş gönül erleriydiler… Onlar, çelik bilekliydiler, çatal yürekliydiler, mertlik sembolüydüler, gani gönüllüydüler… Onlar, mübarek ecdadımız Yavuz Sultan Selim Han gibi, “Cesaret insanı zafere, kararsızlık tehlikeye, korkaklık da ölüme götürür” diyen ve akıncılar çağından günümüze kalan son Osmanlıydılar.” Sağlıcakla kalınız.

 



, ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.