MAZLUM VE MAHSUN BİR NESİL…

Bu günkü yazımızda sizlere, Dr.Mehmet GÜNEŞ’in Ülkücülerin sevdası, geçmişi, mücadelesi ile ilgili, ibret verici bir o kadar da hüzünlendirici haykırışını sizlerle paylaşacağız. “Hayatlarını davaları için sebil ettiler… Tarihteki isimsiz kahramanları temsil ettiler… İnançlarına bağlı, Turan illerine sevdalıydılar… “Türkiye” denince kalpleri bir başka çarpardı… Yüreklerinde hep vatan ve bayrak aşkı vardı… Türk’e muhabbeti İslam’a hürmet bildiler… Gönül mimarlarının rahlesinde gerçek aşkı buldular… Ve her zaman “Ülkü denen nazlı gelin”e sadık kaldılar… Taş medreselerin Yusuf yüzlü mazlumları hayatlarının baharında “Eylül’ü” yaşadılar… Fırtınalı yılların toz-duman ortamında bu idealist gençlerden bir kısmı, şahadet güllerinin derildiği bahçelerde dünya misafirliğini tamamladılar… Delikanlı çağında Hakk’a yürüdüler… Musalla taşına konup namazları kılınırken, “Er kişi niyetine” tekbir alan her kişi, onların tam manasıyla “Er kişi” olduklarını çok iyi biliyordu… Onlar, nefretin kucağına oturmayıp, muhabbetin ocağını tüttürdüler… Ergenekon’dan yola çıkan “Oğuz Karahan nesli” olarak Mekke’nin tevhit nurunda yıkandılar… Gece vakti batmayan güneşi, secdede buldular… Kimi zaman Yunus, kimi zaman Yavuz oldular… Onlar; fıtratlarının ve meşreplerinin gereğini yerine getirip, “Yüce dileğe doğru” yola çıktılar… “Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz” diyerek hedefe doğru vakur adımlarla yürüdüler”…

HAK YOLU

“Onlar, en olumsuz şartlarda bile firuze sevdalarını aşikar ettiler; kimi zaman tek başlarına kaldılar ama hak bildikleri yolda yalnızlığın asaletini yaşadılar…” Vakti gelmiş dökülür, yel neylesin gazeli” şarkısının zamanı anlattığı, ılık sabah meltemlerinin yerine sonbaharın serin ve sert rüzgârlarının esmeye başladığı, sararmış yaprakların dallarından bir, bir kopup aslına rücû ettiği her hazan mevsiminde; hayattayken destanlaşan “Eylül’ün Kırdığı Gül”leri, “Soylu atlara binip giden” o güzel insanları, onların mazlum ve mağdurken mahkûm olan dâvâ arkadaşlarını, “hor, öksüz ve büyük” olan davalarını anlatmayı ve o idealist yiğitleri yâd etmeyi; mutlaka ifâ edilmesi gereken, ihmâli mümkün olmayan bir vazife bilirim… Kimdi “Onlar”?

Onlar; “Gayesiz bir hayatın, manasız bir kelimeden ne farkı vardır” düşüncesiyle, hayatlarını İ’lây-ı Kelimetullah davasına adayan, “Kanımız aksa da zafer İslâm’ın” diyerek “Bir hilâl uğruna” gurûb eden güneşlerdi… “Hubb-ül vatan minel îman” (Vatan sevgisi imandandır) diye buyuran İki Cihan Serveri’nin mukaddes davasının karasevdalısıydılar… Onlar, “Vatanımın ha ekmeğini yemişim, ha uğrunda kurşun” diyerek; vatana can, bayrağa kan veren muzdarip bahtiyarlardı. Onlar; sahte hakikatlerin sayısız yalanları yerine, Mutlak Hakikat’in sönmeyen nurundan ,ilham alarak küfrün karanlığını İslam güneşiyle aydınlığa tedvir etme, cehti ve aşkı içinde ” Çağrımız İslâm’da dirilişedir” diye cihana seslenen, “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi”ni “cihat” ruhuyla yorumlayarak, Anadolu yaylasından dün olduğu gibi bugün de ayağa kalkacak bir hareketin insanlığı yeniden iman çağına ulaştıracağına ve bu göreve Türk Milleti’nin memur edildiğine inanan bir düşüncenin temsilcileriydiler..

TÜRK VE MÜSLÜMAN

Onlar; ihtişamlı bir medeniyetin inşası için besmele çekip zora talip olan, mücadelenin iman, sabır ve çileyle yoğrulması gerektiğine inanan, “zaferle değil seferle yükümlü olduklarını” bilen, “Tanrı Dağı kadar Türk, Hıra Dağı kadar Müslüman’ız” diyen Anadolu Alperenleri olarak tabutluklardan başlayıp idam sehpalarına kadar uzanan bir hayata talip oldular, gençliklerini yaşamadan en güzel yıllarını zindanlarda, hücrelerde geçirdiler… “Yusûfiye” denilen çilehanelerde, yeni bir ruh ve aşk potansiyeli idrak edip, nefis terbiyesini tamamladılar… Onlar, vatanda gurbeti yaşarken bile milletin derdiyle Mecnun oldular… Telli duvaklı bir sevgilinin değil, “Bir Güzel Ülkü”nün peşinden gittiler, tarihe yeni kahramanlar armağan edip, hüzünle umudu birlikte çivilediler gözlerimize… Onlar, “…öğretilmemiş, tevârüs edilmiş bir asaletin emriyle; gâhî kızılcık, gâhî keder, gâhî sabır, gâhî ecel şerbeti içtiler de, bir dem olsun kan tükürmediler…”Onlar; inandıkları dava için şahadet şerbetini içtiler… “Yaslı, yaralı Türklerin” bağımsızlıklarına kavuşmalarını göremeseler de, onların hayallerinde “Esir Türk illerinin hürriyet mücadelesi” çok önceden neticelenmiş, “Güzel Türkistan senge ne oldu” diye haykırırlarken bile mübarek Gök bayrak çoktan zafer burçlarına çekilmiş, Kafkaslardan esen yellerle Karadeniz çırpınırken “Yeni bir Türk Asrı”nın doğacağına gönülden inanmışlardı. Hocamızın yazısına Pazar ve Pazartesi günleri de devam edeceğiz. Sağlıcakla kalınız.

 



, ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.