Anasayfa / Yazarlar / KİMİN, GÖREV ALANI?

KİMİN, GÖREV ALANI?

KİMİN, GÖREV ALANI?

Yıllardır, Polis, Jandarma yetki alanını konuştuk durduk. Polis, “Efendim orası Jandarma alanı. Onların yetkisinde” diyerek olaylara müdahale etmedi. Jandarma, “Hayır efendim. Orası Polisin yetki alın içinde” diyerek işlem yapmadı. Neticede. Meseleyi çözecek merci bulunamadı. Hatırladığımız kadarı ile son yıllarda yapılan düzenleme ile bu kargaşa giderildi. Olaya kim yakın ise onun müdahale etme yetkisi verildi. Günlerden Perşembe. Geçen hafta. Yer Cumhuriyet Meydanı. Gülen Pide’nin önü. İki tane Beton mikseri, yolun üçte ikisini işgal etmiş. Her iki tarafa da kaldırıma girilmesin diye, şerit çekilmiş. Yani asfaltın üçte birlik kısmından yayalar ve araçlar birlikte geçecekler. Ancak, aynı anda hem aracın, hem de yayanın geçme şansı yok. Tek çare araçlar duracak. Saat kaç mı? Sabah 10.30. Olacak iş değil. Yahu insan bunu yapacaksa, hafta sonu yapmalı. Kim müsaade etmiş, anlamak mümkün değil. Duyarlı bir vatandaş olarak, 155’i aradık. Durumu anlattık. Telefondaki Polis arkadaş bize ne söylese beğenirsiniz?” İnşaat olunca, yetki Belediye’nindir. Zabıtayı arayın.” Bizi, herhalde değirmenci zannetti! Anlatmaya devam ettik. “İnşaatla ilgisi yok. Kaldırım kapatılmış, Asfaltın yarısından fazlası işgal edilmiş. Trafik karmaşası var.” Nafile, Adam, belediye de belediye deyip duruyor. Bu kere Belediye’yi aradık. Zabıtayı bağladılar.” Efendim bizim yetkimizde değil. Emniyeti arayacaksınız.” Bir de üstüne üstlük, telefon numarası da verdi: 21752… Arayın.”Anlayacağınız akıl veren çok. Çözüm üreten yok. Peki, burası kimin görev alanı? İtirazsız, tartışmasız, trafik Polisinin yetki alanı içinde. Ama gel gör ki, bir türlü anlatamadık. Zaten görevli, bizim anlatmamıza fırsat vermiyor ki. Biz, “İnşaata beton döküyorlar” dedik ya. Oraya taktı. Durumdan vazife çıkardı. Sonuç ne oldu? Diye soracak olursanız, vatandaş çileyi çekti. Deveye neyi sormuşlar?

 

AZICIK UCUNDAN, KENARINDAN

Bir gün hacca gitmeye karar veren Temel Fadime’ye demiş ki:
– Ula Fadime, hakkını helal et, ben hacca gidiyorum. – Ula Temel, bir şartım var; beni de hacca götürürsen hakkımı o zaman helal ederim. – Ula Fadime, paramız yetmez ki. – Eğer beni de hacca götürmezsen, ben de hakkımı sana helal etmem!.. O kadar dil döktüğü halde karısını bir türlü ikna edemeyen Temel, sonunda Fadime’nin isteğine razı olmuş: – Tamam gel, o zaman annelerimizle helalleşelim. Temel’in annesine giderek demişler ki: – Anne, hakkını helal et, biz hacca gidiyoruz. – Ula uşağım, bir şartım var: Beni de hacca götürürsen, hakkımı o zaman helal ederim! Zavallı Temel çaresiz boynunu bükmüş: – Tamam anacığım, sen de gel. Hep birlikte Fadime’nin annesine giderek demişler ki: – Hakkını helal et, biz hacca gidiyoruz. Temel’in kaynanasının gözleri parlamış: – Ula damat, beni de hacca götürürsen; hakkımı helal ederim! Çaresiz kalan Temel, kaynanasını da yanına almış. Hep birlikte hacca giderek, haccın gereklerini yerine getirmişler. Dönecekleri gün, herkes son ibadetlerini ve tövbelerini yapmak için odalarına geçmiş. Temel odasına giderken annesinin tövbesini duymuş: – Allah’ım beni affet, Temel’in babasını 4 kez aldattım! Şaşkınlık içinde yürümesine devam eden Temel, ikinci odada kaynanasının tövbesini duymuş: – Allah’ım beni affet, Fadime’nin babasını 8 kez aldattım! İyice afallayan Temel, son odada Fadime’nin tövbesini duymuş: – Allah’ım beni affet, Temel’i 1 kez aldattım! Büyük bir şok içerisinde odasına kapanan Temel, dizlerinin üstüne çökerek başlamış tövbe etmeye: – Allah’ım, sen onları boş ver! Huzuruna bu kadar günahkârı getirdiğim için, sen beni affet Allah’ım!..****

Asırlar öncesi İstanbul’da yaşayan bir şeyh varmış. Şeyh hazretleri, günün birinde müritlerinden birini yanına çağırıp bir görev vermiş: – Bak oğlum, burada iki halı var. Bu halıları al, Bağdat’ta bizim Şeyh Kasım’a ver. İstanbul nerede, Bağdat nerede? Fakir müridin altında at yok, eşek yok, cebinde de para yok. Zavallı düşmüş yayan yapıldak yollara. Git ha git, Bağdat yolu bu, biter mi? Üstte yok, başta yok, aç bi ilaç Adana’ya kadar zor gelmiş. Mürit öyle yorulmuş ki, pes etmiş artık, yolu yarılamış, ama bundan sonra ne olacak? Sıcaktan bir kenara kıvrılıp başlamış düşünmeye, aklına şeytanca bir fikir gelince, kendi kendine söylenmiş: – Ulan, şu halıların birini satsam ne olur ki? Bağdat’taki şeyh ne bilecek kendisine iki tane halı gönderildiğini? Bizim şeyhi ne zaman görecek ki? Halının birini satar, birini de kendisine veririm, olur biter. O zamana kadar kim öle, kim kala? Halıları kaptığı gibi Adana çarşısına koşmuş, üç aşağı beş yukarı pazarlıktan sonra, halının birini satmış paraları cebine koymuş, bir güzel karnını doyurmuş, geceyi handa geçirmiş ertesi gün de, bir at alıp yola çıkmış. Bağdat’a varmış, Şeyh Kasım’ı sormuş, tekkeyi göstermişler, kapıyı çalıp huzura varmış, el etek öpüp halıyı uzatmış:

– Ya şeyh hazretleri, bu halıyı size İstanbul’dan şeyhim Abdulmuttalip hazretleri gönderdi. Şeyh Kasım halıyı almış yere sermiş, pek beğenmiş ve şöyle demiş:

– Zahmet oldu, Şeyhe bir teşekkür edeyim. Şeyh Kasım, yanındaki dolabın kapısını açarak seslenmiş: – Ya şeyh Abdulmuttalip, ya şeyh Abdulmuttalip.  Mürit şaşkın, şaşkın bakarken, dolaptan İstanbul’daki şeyhin sesi gelmiş:  – Buyur şeyh Kasım hazretleri. – Şeyhim lütfedip bir halı göndermişsiniz, çok teşekkür ederim. Allah senden razı olsun! – Ben o kerataya iki tane halı vermiştim, sor bakalım öbürünü ne yapmış? Zavallı mürit bunu duyar duymaz, ok gibi yerinden fırlamış, dolaba koşup bağırmış: – Ulan madem birbirinize bu kadar yakınsınız, konuşuyorsunuz da, beni ne diye buralara kadar yolladın? Biriniz uzatıp, biriniz alsaydınız ya! Sağlıcakla kalınız.

Hakkımızda Yusuf Eroğlu

Yusuf Eroğlu

Bu Haber Çok Okundu

VERMEYİNCE MABUT!

VERMEYİNCE MABUT! Her şey nasibe, kısmete bağlı. Kimse nasibinden fazlasına sahip olamaz. Ah etmek, vah …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.